29 Mart 2026 Pazar

Şekersiz (1)

Şekersiz 1. Gün

Bugün itibariyle hayatımdan şekeri çıkarıyorum. Evet, iddialı bir giriş oldu ama bir yerden başlamak lazım. Zaten bu benim ilk denemem değil. Daha önce de gaza gelip başlamış, bir süre gayet güzel götürmüş, sonra bir bakmışım “bir lokmadan bir şey olmaz” diyerek eski düzenime dönmüşüm. Klasik.

Bu sefer fark şu: 35 yaşındayım ve olaya daha bilinçli yaklaşıyorum. Bir de üstüne Azra Kohen okudum. Aeden’den sonra insan bir “ben ne yapıyorum ya?” diye kendine bakıyor. Ben de baktım ve dedim ki: şekerle olan bu gereksiz ilişkiyi bitiriyoruz.

Sabah gayet güzel başladım. Yumurta, peynir falan… Zaten ekmekle çok aram yoktu, o yüzden o kısım hiç zorlamadı. Hatta “insanlar buna nasıl bağımlı oluyor?” diye hafif bir üstten bakış bile attım, yalan yok.

Gün içinde bir noktada muz yedim. Masum sandım. Meğer onu da öyle “canım istedi yiyeyim” diye değil, daha dikkatli tüketmek gerekiyormuş. Öğreniyorum, gelişiyorum.

Makarnaya gelince… Ben “makarnadan asla vazgeçemem” diyen bir insandım. Daha ilk günden bırakmadım tabii ama artık onun da öyle her canım istediğinde hayatıma giremeyeceğini kabulleniyorum. Aramızda mesafe koyuyoruz.

Bir de şu var: Laktoz intoleransım olduğu için paketli gıdalarla zaten çok içli dışlı değildim. O yüzden “şekerli abur cuburu bırakma” kısmı beklediğimden kolay oldu. Yani hayat bazen bazı zorlukları önceden çözüp önüne koyabiliyormuş, teşekkürler sindirim sistemi.

Günün özeti: Zor muydu? Çok değil. Alışkanlıklar kafamı kurcaladı mı? Evet. Ama bu sefer daha farkındayım.

Ve şunu da hissediyorum: Bu süreçte küçük küçük “uyumsuz” göründüğüm anlar olacak. “Hadi bir şey olmaz ye” diyenler, “abartıyorsun” bakışları… Ama galiba mesele sadece şekeri bırakmak değil. Kendi kararlarıma sahip çıkmayı, gerektiğinde “hayır” diyebilmeyi de öğreniyorum.

Kendime not: Bu bir “yasaklar listesi” değil, bir denge kurma süreci. Panik yok. Devam.

Neso...

26 Mart 2026 Perşembe

Algoritmik Hayatlar

Artık herkesin cebinde bir “yarım psikologluk” var. Reels açıyorsun, 30 saniyede insan çözülüyor: “Bu kesin narsist”, "ben var ya DEHB’ymişim.”, “bu da net depresif.” Tanılar hızlı, özgüven yüksek, bilgi… eh, o biraz kırpılmış.

Antropoloji okuyan biri olarak şunu söyleyeyim: İnsan dediğin şey 15 saniyelik video ile anlaşılmaz. Kültür, bağlam, geçmiş, ilişki… Bunlar olmadan yaptığın şey analiz değil, tahmin bile değil, düpedüz etiket yapıştırmak. Ama yeni alışkanlık şu: Anlamaya çalışmak yok, sınıflandırıp geçmek var.

Sosyoloji tarafı da daha komik. Eskiden insanlar mahallede birbirini gözlemlerdi, şimdi algoritmanın gösterdiği üç videoyla insan sarrafı kesiliyor. Üstelik bir derdini anlatıyorsun, karşındaki kendi fikrini söylemiyor; “bir psikolog demişti” diye başlıyor. Hangi psikolog? Nerede demiş? Belli değil. Ama ton net: Kendinden emin.

Burada küçük bir hatırlatma yapmak lazım: Bilmek başka, biliyormuş gibi yapmak başka. Yarı bilgi, tam cehaletten daha risklidir. Çünkü cahil susar, yarı bilen konuşur. Hem de uzun uzun.

(İlber Baba'ya selam olsun!)

Bir de üretim meselesi var. Sürekli izleyen ama neredeyse hiç üretmeyen bir kitle. Düşünce üretmiyor, sadece gördüğünü tekrar ediyor. Kendi fikri yok ama her konuda yorumu var. Bu da yeni bir insan tipi: Tüketerek bilen, ama aslında bilmeyen.

Kısacası mesele reels değil. Mesele, o reels’i gerçek sanmak. İnsan karmaşık bir şeydir, algoritma kadar basit değil. Bunu unutunca da herkes birbirine teşhis koyan ama kimseyi gerçekten anlamayan bir topluma dönüyoruz.

Çünkü artık kimse anlamıyor, herkes teşhis koyuyor.

Neso...

7 Mart 2026 Cumartesi

Elektrik Kesilse

Bir sabah uyandık ve elektrik yoktu. Ama öyle iki saatlik kesinti falan değil. Bildiğin tamamen yok. Dünya fişten çekilmiş gibi.

İlk panik tabii ki telefona sarılmak oldu. Ama telefon dediğin şey aslında küçük bir siyah taşmış meğer. Ne ışığı var ne sesi. Parmaklarımız yıllardır kaydırmaya alışmış, ama ortada kaydırılacak hiçbir şey yok. İnsan ilk kez baş parmağının hayatındaki gerçek rolünü sorguluyor. Meğer bütün medeniyetimizi baş parmakla yönetiyormuşuz.

Kahve makinesi çalışmadı. Su ısıtıcısı çalışmadı. Kahve içemeyen insanlar birbirine boş boş bakıyor. Birisi “Su kaynatmak için ateş yakılırdı galiba” dedi. Ama kimse ateşi nasıl yakacağını bilmiyor. Çakmak var ama o da bitmiş. Kibrit bulan biri kahraman gibi karşılandı. Adamın etrafında küçük bir kalabalık oluştu, sanki ateşi yeni icat etmiş gibi.

Evlerde robot süpürgeler köşede utangaç bir kaplumbağa gibi duruyor. Sahipleri ilk kez gerçek süpürgeyi eline aldı. Beş dakika sonra herkes belini tutuyor. Çünkü meğer yıllardır yere eğilme kasımız da unutulmuş.

En büyük sessizlik ise iş dünyasında oldu.

Yazılımcılar sabah işe gitmek için hazırlanıyor ama ortada bilgisayar yok. Kod yazacak ekran yok. Bir yazılımcı eline kalem aldı ve bir süre boş kağıda baktı. Sonra “Ben bunu GitHub’a nasıl yükleyeceğim?” diye sordu.

Call center çalışanları ise daha da garip durumda. Çünkü telefon diye bir şey kalmamış. Adam refleksle “İyi günler ben size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sesleniyor ama karşısında sadece komşusu var. Komşu da odun kırmaya çalışıyor.

Influencer’lar ayrı bir trajedi. Birisi kahvaltısını fotoğraflamaya çalıştı ama kimseye gösteremiyor. İlk kez kahvaltıyı gerçekten yemek zorunda kaldı.

Şehirde bir anda yeni meslekler doğdu.

Ateş yakabilen adam zengin oldu.
Odun kesebilen adam CEO gibi saygı görüyor.
Tencere tamir eden biri mahallede danışmanlık veriyor.

Bir tane yaşlı amca vardı. Sessiz sakin bahçede çalışıyordu. İnsanlar ona gidip “Domates nasıl yetişiyor?” diye soruyor. Amca hayatında ilk kez TED konuşması yapar gibi anlatıyor.

En tuhaf olanı ise şu:
Yıllarca teknolojiyi ilerleme sandık ama meğer bazı kaslarımızı, bazı becerilerimizi ve biraz da aklımızı emanet bırakmışız.

Elektrik gidince karanlık sadece evlere değil, biraz da becerilerimize çöktü.

Ama iyi tarafı da var.

İnsanlar ilk kez birbirine bakarak konuşmaya başladı.
Şarj kablosu aramak yerine odun arıyorlar.
Ve garip bir şekilde…

Dünya biraz daha yavaş ama biraz daha gerçek dönüyor.

6 Mart 2026 Cuma

Psikolog musun?

Bir insan bazen bulunduğu yerde görünmez hâle gelebilir. Söyledikleri duyulmaz, yaptıkları fark edilmez, emeği sessizce arka plana itilir. Günler ilerledikçe omuzlarına görünmeyen bir ağırlık biner. Sabah işe giderken içinde küçük bir düğüm oluşur; nedeni tam olarak tarif edilemez ama hissi nettir.
Zamanla konuşurken daha az kelime seçer, yanlış anlaşılmamak için daha dikkatli davranır. Yaptığı her işi birkaç kez kontrol eder. Hata yapmamak için değil, varlığını kanıtlamak için. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey suçlanmamak değil, görülmektir.
Böyle durumlarda kişi kimseyi hedef almaz. Sadece içinde taşıdığı yorgunluğu anlamlandırmaya çalışır. “Belki de ben abartıyorum” diye düşünür, sonra yine aynı sessiz ağırlıkla karşılaşır. Günler birbirine benzer; gülümsemeler biraz daha kısa, suskunluklar biraz daha uzun olur.
Yine de insanın içinde küçük bir direnç kalır. Çünkü herkes saygı görmeyi, emeğinin değer bulmasını ve huzurlu bir ortamda var olmayı hak eder. Bir gün bu ağırlığın kalkacağına dair umut da tam orada, sessizce durur.

Gece Mesaisi

Bıktığım günleri özledim. Özleyeceğim günlerden bıkıyorum. Koşuyorum, koşuyorum ama bir türlü yetişemiyorum. Sanki önümde sürekli uzaklaşan bir şey var; ne olduğunu tam bilmiyorum ama peşinden gitmeyi bırakınca da eksik hissediyorum. Durursam geride kalacakmışım gibi geliyor, o yüzden nefesim kesilse de koşmaya devam ediyorum.
Bazen düşünüyorum; eskiden şikâyet ettiğim günler aslında daha sade, daha yavaş günlermiş. O zamanlar sıkıldığımı sanıyordum. Şimdi o sıkıntının içinde bile bir huzur olduğunu fark ediyorum. Şimdi ise her şey acele, her şey yetişmesi gereken bir şey gibi.
İçimde bir ses “her şey iyi olacak” diyor. Ona inanmak istiyorum ama sabrım kısa sürüyor. En küçük olumsuzlukta kırılıyorum. Bir an iyi hissediyorum, sonra hemen dağılıyorum. Sanki kalbim sürekli ince bir cam gibi; dokunulmasa bile çatlayacak gibi duruyor.
Belki de yorulduğumu kabul etmem gerekiyor. Her şeye yetişmek zorunda olmadığımı, bazı şeylerin benden önce ya da sonra olabileceğini kabullenmem gerekiyor. Ama bunu bilmek başka, gerçekten içimde hissedebilmek başka. Şimdilik sadece koştuğumu biliyorum. Ve bazen durup geriye bakınca, aslında nereye yetişmeye çalıştığımı bile tam hatırlamadığımı fark ediyorum.

8 Mart ve Tavris ve Staines

Bugün kimseyi yargılamak için değil Carol Tavris'ten ilham alarak, içselleştirilmiş kalıpları sorgulamak için yazıyorum.

8 Mart, yalnızca sembolik bir gün değil, sanayi döneminde görünmez kılınan kadın emeğinin kamusal alana taşınmasının hafızasıdır. International Women's Day, emek, eşitlik ve kolektif bilinç mücadelesinin adıdır.

Bu yüzden bugün, hemcinsini bastırarak güç devşirmeyen, içselleştirilmiş rekabeti yeniden üretmeyen, Kraliçe Arı Sendromuna kapılmayan kadına kutlu olsun.

Stratejik manipülasyonla ahlaki üstünlük kurmayan, zorbalığı meşrulaştırmayan kadına kutlu olsun.

Cinsiyet kimliğini tahakküm aracına dönüştürmeyen, eşitliği ilke olarak taşıyan kadına kutlu olsun.

İlişkilerini güç alanına çevirmeyen, partnerini kendi hırsı uğruna kardeşine karşı konumlandırmayan kadına kutlu olsun. Çünkü aile, rekabet alanı değil emanet alanıdır.

Toplumsal roller arasında hiyerarşi kurmayan, anneliği ya da kariyeri bir üstünlük ölçüsüne dönüştürmeyen kadına kutlu olsun.

Başarıya yürürken başka bir kadının omzuna basmayan kadına kutlu olsun. Cam tavanı kırmaya çalışırken, bir başkasını aşağı itmenin özgürlük olmadığını bilen kadına kutlu olsun.

Çünkü tarih gösteriyor ki hak mücadelesi, içeride yeni tahakküm biçimleri üretirse dönüşüm değil yalnızca rol değişimi olur.

Bugün; gücünü bastırarak değil büyüterek gösteren, başka bir kadının elinden tutabilen kadına kutlu olsun.

Neso...


B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...