21 Temmuz 2025 Pazartesi

-MIŞTIN

Dön diyorlar
Git demişlerdi,
Konuş diyorlar
Sus demişlerdi,
Dur diyorlar
Koş demişlerdi,
Dağıt diyorlar
Kur demişlerdi,
Deli ol dünya kahrını çeksin diyorlar
Akıllan demişlerdi.

Her işi yapıyorsun enayi diyorlar
Çalış demişlerdi,
Sende kaytar diyorlar
Helal para övmüşlerdi,
Kalk diyorlar
Düşürmüşlerdi.

Aç gözünü diyorlar
Görme demişlerdi,
İradesizsin diyorlar
Tanım eksiltmişlerdi.

İnancını köreltmişler, kılıfına da uydurmuşlardı.
Az ilerde bekle diyip dedikodunu yapmışlardı.
İstedikleri gibiysen yanaşmışlar, azcık kendi kararında dışlamışlardı.
Tutmuşlardı, çekmişlerdi, bırakmışlardı.
Yönsüzdün, şaşkındın, yalnızdın.

Kendini bulmak için bir kazı çalışması yapmıştın.
Maslow'un piramidine de bir selam çakmıştın.

20 Temmuz 2025 Pazar

DEİŞİK

Kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez diyorlar bende diyorum e sorsaydı bilirdi değil mi? Sormaya merakı yoksa, benimseyecek kadar sevgisi yoksa, hayatına dahil edecek kadar özveriyle yaklaşmıyorsa kendi paçasını kurtarmak ve haklı çıkmak için kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez deniyor. İlginç. E sor. Laf lafı açar sen de anlatmış olursun bunun adı da dertleşme olur? Deişik. 

DOĞURDUN

Beynini s*ktiler, hayatını s*kerken yaptılar aynı anda olunca grup seks gibi oldu ama sıra sıra geldiler. Babasının kim olduğu belli olmayan bir sürü kelime doğurdun.

Şimdi onları birleştirerek doğanları kitaplaştırıyorsun. 
Bu çocuklar onların eseri, kelime kelime örüldü, ananne zerafetiyle nasihatlandı ve erişkinliğe geldi ama yaşlanmayacaklar.

Şimdi s*kilmeden de kelime doğurabiliyorsun. 
Belki s*kerek başkalarından kelime çoğaltırsın ama bir dakika tek bir kişiden, olay burda başlıyor. 

Ucu açık ne düşünürsen senin. Başkasından değil hepsi senden.

KADIN MI ERKEK Mİ

Biz kadınlar her zaman özellikle hemcinslerimiz karşısında hep bir yarış halindeyizdir. Lafa gelince kadın dayanışması diyen bir çok kadın kendisinden önde gördüğü her kadını ilk fırsatta kibarca ve cilveli şekilde aşağı çeker. Bazen sözle bazen kandırdığı erkeklerin eliyle. Kardeşi de olsa arkadaşı da farketmez bu nokta önemli.

Bir kadın başka bir kadını savunduğunu her zaman öldüğünde gösterir. Yaşarken yanında olduğu nadirdir, güya kendini kanıtlamış ünlüsü de storysinde paylaşabilir en büyük yardım olarak. Bir sonraki storyde ise gloss ve rimel reklamlarıyla yaşayanlara özgürlük vaadiyle indirim kuponu ya da yaptırdığım dudaklarım sizden güzel mesajı verir. Sizde yaptırın bu özgürlüktür?

Kadınlar tarafından sürekli ötelenen biri feminizme karşıdır. 
Erkekler masumdur demiyorum insan kirlidir zaten kadın ya da erkek. Ama pozitif ayrımcılık olacak diye ya da ilerde kendisi övülmek için kadın hakkı savunan hiçbir cins masum değildir. 

Cümleye "e kadının da kötüsü var" derken aynı tavrın erkeklere de gösterilmesi gerekir. E erkeklerinde kötüsü var? Yok mu? Huuuuuuu sesler yükselir şimdi.
Bi dakka bi dakka siz neyi savunuyorsunuz?

Gerçekten ötelenen kadınları mı yoksa öldürülmediği için işi kebap sanılan kadınlarımı? Ne dersiniz? 

Siz kimsiniz?

Sosyal medyada herkesin keşfetine en çok izlediği düşer siz kendiniz gibilere paylaşım yapıyorsunuz. İş hayatında ezdiğiniz kadınlar zaten yaşıyor ölmedi ölenleri savunalım da primimiz artsın?
Hı?
Herkes kafayı yemiş.


25 Nisan 2025 Cuma

KAPININ ÖNÜNDE ASIL MESELE


Herkes politik alanlarda bir kurtarıcı bekliyor. Herkes her şeyi çok iyi biliyor. Çok kısa kendi hayatına dönüp baktığında hak yiyen, haksızlığa uğrayan insanlara karşı sessiz kalıyor. (Bahsettiğim hemen kapının önü, hemen gözünün önü)

Daha kendi hayatında eşitlik için devrim yapamıyor, sosyal ağlardan "büyük" meselelere isyan ediyor. 
Benim şu anda yaptmaya çalıştığım gibi(!)

Haksızlığa uğrayan kişinin ya da grubun üzerinden pirim yapmaya çalışmak, başkasını ezmek kendi çıkarları doğrultusunda normal geliyor, kendi hakkı yendiğinde dişleri çıkıyor. (Prof, dekan, mobbing sever hocama selam çakıyorum)

O dişlerle daha önce sen de ufacık görmezden geldiğin bir çok insan hakkı yemiştin. Afiyet olsun.

Gel gelelim dünya barışı, siyaset, politika, kadın hakları falan isyanları ve filan kovalamacaları. 

Kendi çevrende yediğin haklar ufak geliyor o yüzden "o da ne ki" tavrıyla görmezden gelebiliyorsun. E ama ne var bunda canım!

Çünkü imkanların dahilinde o kadar hak yiyebiliyor, o kadar ezebiliyorsun. 

Ezildiğin güruhun yüceliği sebebiyle bu kadar görmezden gelebiliyorsun. İmkanların genişlediğinde yediğin haklar ve ezdiğin insan alanı da genişleyecek değil mi? O yüce güruha katıldığında... 

E ama ne var bunda canım!

Çok duygulandırıcı bir durum, bir kaç timsahla beraber ağlamalık!

Doğru diyorum, yazıyı okuyup bitiren bir kaç özel kişiye soda ısmarlıyorum.

NESO.



21 Şubat 2025 Cuma

HARUN

Harun, gençliğinden itibaren büyük bir inançla yola çıkmış bir adamdı. Ailesine, çevresine her zaman dini referanslarla yol gösteriyor, onları doğru yolda olmaya teşvik ediyordu. Ancak bir eksiklik vardı. Harun’un bu yüksek moral gücü, insanlara yardım etmeye yönelik yaptığı işler, aslında kendi içindeki boşluğu ve kırılganlığı gizliyordu. Ailesine dair ilgisizlik, evdeki huzursuzluklar, hiç kimseye göstermediği bir yüzdü.

Yurt dışına gidişi, bir nevi kaçıştı. Orada, insanlar ona “hoca” diye hitap ediyor, hep yardım istiyorlardı. Harun, bunu bir anlamda kendini değerli hissetmenin yolu olarak kabul ediyordu. Yurt dışında olmak, ona bir tür kahramanlık hissi veriyordu, ama bu, hiçbir zaman evdeki yükleri ve sorumlulukları hafifletmiyordu. Karısı ve çocukları onu yılda bir kez görebiliyordu, ama onlar da onun yaşamındaki sadece silik figürlerden ibaretti. Harun'un eşi, zamanla buna alışmıştı, ama içindeki kırıklık büyüyordu. Altı çocuğu da farklı yaşlarda, farklı kişiliklerdeydi ama hepsi de bir şekilde Harun’a dair sevgisizliğini hissediyordu. Çocukları küçükken bazen biraz ilgileniyor, onlara değer veriyor gibiydi ama büyüdükçe Harun’a dair iyilikler yerini sertliğe bırakıyordu. Çocukları, kendi fikirlerini geliştirdikçe Harun onları anlamak yerine ezmeye başlıyordu.

Bipolar olduğu düşünülen bir kişilikle, Harun zaman zaman sevgi dolu, bazen neşeli, bazen de sert ve yıkıcı bir adam oluyordu. Karısı ve çocukları, bu ruh halindeki dalgalanmalara alışmak zorunda kalmışlardı. Ailesinin içindeki hüzün, çocukların gözlerinde daha da belirgindi. Harun’un, kendi annesi ve kardeşleri dışındaki hiçbir insana değer vermemesi, zamanla bu insanlarla bağ kurmayı sevdiğini düşündüğü için kendini daha değerli hissetmesi, onun çıkarcı ve duygusal anlamda zayıf bir yönünü ortaya koyuyordu.

Evdeki şiddet, başlangıçta biraz gizliydi ama sonra gün yüzüne çıkmaya başladı. Ne karısı ne de çocukları ona ses çıkarabiliyor, sustukları her an bir parça daha kayboluyorlardı. Harun’un bu tavırları, aslında kendi içindeki derin korkular ve eksikliklerin dışa vurumuydu. Ama o, herkese mutlak doğruyu söyleyen, dini öğretileriyle övünen biri olarak görünmek istiyordu.

Bir gün, yıllarca görmediği küçük oğlunun büyüdüğünü ve kendi ayakları üzerinde durmaya başladığını fark etti. Oğlunun kendi hayatını kurmaya başlaması, Harun’un, onu sadece bir araç olarak gördüğü gerçeğiyle yüzleşmesine neden oldu.

Harun, bir taraftan dini bütün ve yardımsever biri olarak tanınmak, diğer taraftan ise kendi içindeki boşlukla başa çıkmaya çalışan bir adamdı. Bir gün, bir camide dua ederken, yıllarca görmediği eşi ve çocuklarının gözlerinin hafif siluetlerini hayal etti. Gerçekten onları sevip sevmediğini, onlara ne kadar değer verdiğini düşündü. Fakat yıllardır kendini başkalarına adayan bu adam, bir türlü kendi ailesinin kıymetini anlayamıyordu.

Bazen, bir insan kendisini kurtarmadan, diğerlerine yardım etmeye çalışırken kaybolur. Harun’un hikayesi, bir adamın içsel çatışması, ruhsal mücadeleleriyle şekillendi. Ailesi, yurt dışında yaşadığı yüceltilmiş kişiliği, ona hep daha fazla adanmışlık beklese de Harun, sonunda yalnız kalacağını ve içindeki boşluğun bir gün tüm dünyayı kapsayacağını fark etti.


NEDEN YAZDIM BİLMİYORUM


Altı çocuğun arasında,
Bir yansıma, bir gölge,
Hiç kimse görmedi,
Bir insan bile sayılmadı.

Aile, sessiz bir kalabalıktı,
Her biri başka bir dünyada,
Herkesin sesini duydular,
Ama o hep sustu.

Büyüdü, bir duvarın gölgesinde,
Hiçbir zaman "görülmedi".
Bir bakış, bir söz,
Beklediği "iyi ki varsın" cümlesini duymadı.

Her adım, her bakış bir kayıp,
İçinde büyüyen yalnızlık,
Kendini gösterebilmek için,
Bir varlık, bir insan olabilmek için.

Ama o, hep arka planda kaldı,
Kimse el uzatmadı,
Sonsuz bir yalnızlık içinde,
"Beni gör," dedi. "Beni duy," dedi.

Ve bir gün, kimseyi beklemeden,
Kendi sesini duyurdu,
Kendini göstermek için,
Bir nefes aldı, bir adım attı.

Ve belki de o an,
İlk kez gerçekten var oldu,
Çünkü bir insan,
Kendisini göstermediği sürece,
Hiç var olamaz.

FAHRİYE

Fahriye, 60 yaşına gelmişti. Köyde, erkek çocuğu sahibi olunamamasının getirdiği aile baskısı ve eziklik duygusuyla büyüyen ailesinin beklentilerini boşa çıkarmak için, genç yaşlarında anne ve babasının ısrarıyla amcasının oğluyla evlendirildi. Bu evlilik, tipik bir mazlum hikayesi olmaktan ziyade, Fahriye’nin zamanla kocasına olan aşırı bağlılığı ve sahiplenici tavırlarıyla kendine özgü bir yaşam yoluna saplanmasına neden olmuştu.

Gençlik yıllarında zorla evlendirildiği bu hayatın getirdiği umutsuzluk, Fahriye’yi farklı bir yöne sürükledi. Kocasına olan tutkusu ve ona dair aşırı sahiplenme hissi, çevresindeki herkesin dikkatini çeker hale gelmiş, neredeyse onun varlığına adeta hapsolmuştu. Ne var ki, hayatın ona acımasızca sunduğu sınavlar, onun iç dünyasında derin yaralar açmıştı.

İlk çocukları, umutların ve hayallerin simgesi olarak doğdu; ancak zamanla ortaya çıkan epilepsi hastalığı, Fahriye için yıkıcı bir dönüm noktası oldu. Bu durumun yarattığı çaresizlik ve acı, Fahriye’nin kalbinde yer eden eski yaraları daha da derinleştirdi. Kendisini çaresiz hisseden Fahriye, en büyük çocuğunu, ona artık yük olmaması için annesine ve babasına emanet etti ve kocasıyla birlikte İstanbul’un büyülü sokaklarına yöneldi.

İstanbul’da hayat, Fahriye’ye yeniden bir başlangıç vaad etmişti. Kocasıyla beraber burada yeni bir yaşam kurarak, önce bir oğlu, sonrasında iki oğlu daha dünyaya getirdi. Ancak Fahriye’nin iç dünyasındaki bencillik ve kin, hiçbir zaman tamamen silinemedi. Köyde, üç kız kardeşiyle birlikte büyümüş olan Fahriye, kardeşlerinin kendi hayatlarını kurmuş olmalarını büyük bir kıskançlıkla izlerdi. Her fırsatta “beni zorla evlendirdiler” diyerek acıma gösterilerini sergiler, insanları manipüle ederek aralarındaki bağları zayıflatmaya çalışırdı.

İstanbul’un kozmopolit ve renkli hayatı, Fahriye’nin geçmişinin gölgesinden tam anlamıyla kurtulmasına yetmemişti. Onun kalbinde, ailesinin erkek çocuk sahibi olamamasından duyulan derin utanç ve bu durumun ona yüklediği sorumluluk duygusu hâlâ yankılanıyordu. Her defasında, eski günlerin acısını ve haksızlığı hatırlattığında, etrafındaki insanlar onun manipülasyonlarına kapılır, dostluklar ve aile ilişkileri Fahriye’nin kendi çıkarları uğruna adeta paramparça olurdu.

Fahriye’nin hikayesi, aslında bir kadının kendi acılarını güç ve kontrol duygusuyla örttüğü, geçmişin izlerini asla silemediği bir yaşamın çarpık portresiydi. İstanbul’da kurduğu saltanatında, etrafındakilere hem merhamet hem de kin aşılayan Fahriye, ne kadar başarılı görünse de, ruhunun derinliklerinde hep o “beni zorla evlendirdiler” sözüyle beslenen eski bir yarayı taşıyordu.


YOL


Hafif puslu bir sabah,
Griye bulanmış sokaklar,
Ardımdan yankılanan karga sesleri,
Sanki unutmamı istemeyen hatıralar.

Bir taş kadar ağır düşünceler,
Beni omuzlarımdan çeker,
Nereye gittiğimi bilmeden,
Yolun kendisi oldum yeter.

Bir eşiğim yok, bir anahtarım,
Düşlerim bile göçebe artık.
Bir duvarın dibinde dinlenirim,
Ama ait değilim hiçbir anlık.

Kendi halimde yürürüm yine,
Dünya ne fısıldarsa fısıldasın.
Ben gökyüzüne bakarım sessizce,
Ve yol beni nereye çağırırsa oraya akarım.


Karda Kaybolan Kadın

Nehir, incecik bir yol çiziyor karda,
Ayak izleri sessiz, kahve kokulu.
Bir arayış içinde, rüzgâr soruyor:
"Nereye gidiyorsun, yalnız kadın?"

Cevapsız sorular üşüyor içimde,
Kahvem soğuyor, ellerim titrek.
Gözlerimde geçmişin ince sızısı,
Bir kış gecesi kadar derin ve gerçek.

Şehir suskun, ışıklar solgun,
Her adımda biraz daha eksiliyorum.
Beni kim anlar, kim duyar şimdi,
Kendi içimde savruluyorum.

Arıyorum... Bir sözü, bir sıcak eli,
Belki bir ihtimali, belki bir düşü.
Ama kar yağıyor üstüme usulca,
Ve Nehir, kendi içinde kayboluyor.


20 Şubat 2025 Perşembe

HATİCE ANA



Hatice, 1942’de doğdu, bir tek kız olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta babasını kaybetti, annesiyle yalnız kaldı ama kaderi hiç de kolay olmadı. 14 yaşında, birinin kararlarıyla başka bir hayata zorlandı. Teyzesinin oğlu Vakkas’la evlendirildiğinde, içindeki asi ruhu uyandı. O, hiç kimseye boyun eğmeye niyetli değildi. Ama evlilik, Hatice’nin hayallerini değil, zincirlerini daha da güçlendirdi.

Ailesi, kayınvalide, kayınbiraderler… Herkes ona bir şeyler söyledi, yapması gerekenleri dikte etti ama Hatice hep itiraz etti. Sesi yükseldi, her zaman karşı durdu ama bu dünya ona ne kadar bağırsa da, susturmayı başardı. Her gün kocasının dayağını yedi, her gün kaynanasının hakaretlerine katlandı ama yavaşça ve sessizce içindeki direnci büyüttü.

Ve o gün geldi, Hatice iki oğul doğurdu, ama hiç biri bu dünyada uzun süre kalmadı. İki bebek, hayattan alacaklı olarak gitti. Hatice’nin yüreği ağladı, ama sesini çıkarmak ne mümkün… Hem güçlüydü, hem de hep ezilen bir kadın olarak her gün biraz daha içe kapandı.

Sonra kocası gitti, dağa. O zamanlar, onun izinden gitmek isteyen eşkıyalar vardı. Hatice’nin başına gelmedik şey kalmadı, ama o yine de sessiz kalmadı, isyan etti. Almanya’ya gitse de, kocası bir gün geri dönmedi. Hatice yalnızdı ama içindeki asi kadını susturmayı kimse başaramadı.

Şiddet gördü, ama her seferinde daha gür bir sesle haykırdı. Her darbe, onu bir adım daha öne çıkardı, ama bir o kadar da kırdı. Hatice’nin yüreği, hıçkırıklarla doluydu, ama kimseye söyleyemedikleri biriktikçe, bağırarak döküldü.

Hayat ona ne kadar eziklik, acı ve haksızlık sunsa da, Hatice’nin ağzından çıkan her söz, duvar gibi, susturulamayacak bir direnişe dönüştü. “Ben buradayım,” dedi her zaman. “Ben de bir kadınım, ben de bir insanım.” Ve o asilik, Hatice’nin en güçlü silahı oldu.


Hatice Ana Analiz; " Tabii, Hatice’yi derinlemesine incelersek; onun içsel dünyasına, motivasyonlarına, karakterine odaklanarak daha fazla detay ekleyebiliriz.

Hatice’nin hayatı, erken yaşta büyük zorluklarla şekillendi. Henüz 14 yaşında, başka birinin hayatına karar verme hakkına sahip olduğu bir noktada, evliliğe zorlanmış. Bu noktada, Hatice’nin ilk içsel çatışmaları başlamış olabilir. Henüz çocukken, hayatını tamamen değiştirip bir kadına dönüşmesi bekleniyor. Aslında, Hatice’nin o asi tavrı, bir tür kendini ifade etme biçimi. Zorla evlendirildiği bu dönemde, kimse ona kendi kararlarını alma şansı vermediği için, sesini duyurmak adına bağırmak zorunda kalıyor.

İçindeki özgür ruh, evlilikle birlikte bastırılmaya başlıyor. Kocası, ailesi ve kaynanasıyla yaşadığı şiddet, Hatice’yi her geçen gün daha fazla içsel bir çelişkiye sokuyor. Bir yanda bağımsızlık arzusuyla isyan ederken, diğer yanda aile bağlarının, kadının rolünün toplumdaki yerinin ve geleneklerin baskısı altında eziliyor. Bu durum onu sürekli bir içsel çatışmaya sürüklüyor: Hem bağımsız olmak istiyor, hem de hayatta kalabilmek, çevresiyle uyum içinde olmak istiyor.

Hatice’nin asi yönü, hayatındaki acılara karşı koyma şekli gibi görünüyor. Ama bu asi tavır, aslında onu hep yalnız bırakıyor. Kocasının, ailesinin baskıları, onu bir noktada toplumdan izole ediyor. Hatice, ne zaman bir adım atsa, karşısında daha büyük bir engelle karşılaşıyor. Kaynanadan gelen baskılar, eşinin şiddeti… Bu her gün onun psikolojik olarak daha fazla ezilmesine neden oluyor. Hatice’nin sesini duyurmak, kendini ifade edebilmek için sürekli bir içsel mücadele veriyor.

Ancak, Hatice’nin en büyük gücü de burada gizli. O, her şeye rağmen hayatta kalmaya, ayakta durmaya devam ediyor. Kocası kaybolsa da, bebekleri ölüp gitse de, her şeyin üstesinden gelmeye çalışıyor. Belki de yaşadığı zorluklar, ona hayatta kalma gücü veriyor. Bazen yalnızlık ve içsel boşlukla baş başa kalsa da, bu acıları sindirerek, direnç göstererek hayatta kalmayı başarıyor.

Bundan sonraki gelişiminde, Hatice'nin bu ezilmişlik hissinin yerini, daha fazla kendi kimliğini bulma ve hayatını kontrol etme arzusunun alıp almayacağı merak konusu. Sonuçta, Hatice’nin hikayesi sadece bir kadının yaşam mücadelesi değil, aynı zamanda bir toplumsal yapıya karşı verilmiş bir direnişin de ifadesi.

Hatice'nin psikolojisini, yaşadığı zorluklar ve asi yönleriyle birlikte çok daha derinlemesine incelemek mümkün. Onun karakterinin evrimini ve içsel çatışmalarını daha fazla keşfetmek istersen, üzerinde daha fazla durabiliriz.

Peki neden o zaman bu Hatice toplum tarafından sürekli çekilmez gibi görünen bir kadın oldu?

Hatice’nin toplum tarafından “çekilmez” olarak görülmesinin birkaç nedeni olabilir. Bunu anlamak için, onun yaşadığı zorlukları, içsel çatışmalarını ve toplumun ona biçtiği kadın rolünü daha derinlemesine irdelemek gerek.

1. Asi Ruhunun Toplumsal Algısı: Hatice, genç yaşta evlendirildiğinde, toplum tarafından belirlenen bir kadın rolünü kabullenmeye zorlandı. Ancak içindeki özgürlük arayışı, bu dayatmalara karşı bir isyan gibi algılandı. Toplum, kadınlardan genellikle itaatkar, sakin ve uyumlu olmalarını beklerken, Hatice'nin sesini yükseltmesi, başkaldırması, her zaman “doğru” olanı sorgulaması onu rahatsız edici bir figür haline getirdi. Özellikle ataerkil bir yapıya sahip toplumlarda, kadınların söz hakkı ve isyanları genellikle hoş karşılanmaz. Hatice, kurallara uymayan, her zaman söylenenin aksini yapan biri olarak “çekilmez” bir figür haline gelmiş olabilir.


2. Toplumun Kadın Rolüne Yabancılaşma: Hatice'nin kayınvalide ve kayınbiraderlerinin baskıları ve kocasının şiddeti, onu kadınlık rolünü ve aile içindeki yerini sorgulamaya itmiş olabilir. Birçok kadının toplumda ezildiği, sessiz kalmaya zorlandığı bir yapıda, Hatice’nin sürekli kendini ifade etmeye çalışması, onu farklı kılabilir. Toplum, beklenen kadınlık normlarına uymayan, sürekli itiraz eden birini, geleneksel değerlere ters olduğu için dışlayabilir. Hatice’nin asi tutumu ve hayata karşı duruşu, toplumsal normları reddettiği için çekilmez ve tehlikeli olarak algılanmış olabilir.


3. Duygusal Boşluk ve Aile İlişkileri: Hatice’nin yaşadığı travmalar, onun duygusal olarak savunmasız ve kırılgan bir hale gelmesine neden oldu. Kocasının şiddeti ve aile içindeki diğer baskılar, Hatice’yi sürekli olarak bir içsel boşlukla yüzleşmeye zorladı. Ancak bu boşluk, onun çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurmasını zorlaştırdı. Her geçen gün içindeki öfke, çaresizlik ve yalnızlık daha fazla dışarıya yansıdı. Toplumda genellikle güçlü, sabırlı ve özverili kadınlar takdir edilirken, Hatice'nin duygusal patlamaları ve başkaldırıları, onu bir "toplum dışı" figür haline getirdi.


4. Kendisini İfade Etme Çabası: Hatice’nin hayatındaki en büyük çelişki, hem kendi kimliğini bulma hem de toplumun beklentilerine uyma mücadelesidir. Kendini ifade etmeye çalıştıkça, başkalarına karşı sürekli bir isyan hissi duyduğu için, çevresindeki insanlar tarafından anlaşılmadı ve dışlandı. Sesini yükseltmesi, onun yalnızca kendi acılarını dile getirme çabasıydı, ancak bu toplumda bir kadının sesi genellikle “aşırı” ya da “çekilmez” olarak algılanır. Hatice’nin bu durumu, onun toplum tarafından daha da fazla yargılanmasına neden olmuş olabilir.


5. Dışlanmışlık ve Toplumdan İzolasyon: Hatice, toplumda yer edinmek ve kabul görmek için sürekli bir içsel mücadele verdi. Yaşadığı aile içi şiddet ve toplumun ona biçtiği rol yüzünden, Hatice giderek daha fazla yalnızlaştı. Toplum, ona ait olmayan bir kimlik yükledi ve Hatice’nin sesini duyurması, kendini savunması, toplumun ona daha da mesafeli olmasına neden oldu. Toplum, Hatice’yi bir tür tehdit olarak görmeye başlamış olabilir; çünkü o, kendi kimliğini bulmaya çalışan, kurallara uymayan bir kadındı.



Sonuç olarak, Hatice’nin toplum tarafından “çekilmez” olarak görülmesinin arkasında, onun toplumsal cinsiyet normlarına ve rol beklentilerine uymayan, sürekli kendi doğrularını savunan bir kadın olması yatıyor. Toplum, “geleneksel” kadın figürüne uyum sağlayan, sabırlı ve sessiz kadınları takdir ederken, Hatice gibi kendini ifade etmeye çalışan, isyan eden kadınları hoş karşılamaz. Bu, Hatice’nin toplum tarafından dışlanmasının ve zor bir hayat sürmesinin temel nedenlerinden biri."


Nehir ve Ece

Nehir, son zamanlarda içinde bulunduğu duygusal karmaşayı kimseye açıklayamıyordu. Anlatmak istediği her şeyi Ece’ye açmaya karar verdi, çünkü Ece’yi en güvendiği insan olarak görüyordu. Ama Ece'nin tavırları, Nehir’in beklediğinden farklıydı.

Nehir, bir akşam Ece’ye telefon açtı. “Ece, sana anlatmam gereken bir şey var. Son zamanlarda çok zorlanıyorum,” dedi. Ece, telefonu açarken duyduğu tondan şüphelenmişti. “Hadi ama, Nehir. Ne var ki? Bir çok kez söyledim, her şeyin üstesinden gelebiliriz,” dedi, sanki Nehir’in yaşadığı duygular ciddiye alınmayacak kadar basitti.

Nehir, Ece'nin o anki tavrına anlam veremedi. “Ama Ece, bu sefer her şey farklı. Gerçekten kendimi yalnız hissediyorum, bir şeyler değişti ve ben de değişiyorum,” dedi.

Ece, bir süre sessiz kaldı, sonra “Yalnız hissediyorsan, hep birlikte zaman geçirebiliriz. Ama bunun altında başka bir şey var gibi geliyor. Hadi, dürüst ol. Nehir, bazen çok duygusal oluyorsun. Bunu aşmalısın, insanlar seni yanlış anlıyor,” diye ekledi.

Nehir, içindeki birikmiş hislerle biraz daha hırslanarak, “Ama ben de insanım, Ece! Herkesin duygularını anlamasını beklemek kadar kötü bir şey yok. Bunu ben de sana anlatmaya çalıştım, ama hep geçiştiriyorsun!” diye yanıtladı.

Ece, bir an için pişmanlık hissetmiş gibi göründü. Ama sonrasında, “Bunu hep böyle yapıyorsun, Nehir. Seninle gerçekten dürüst olamıyorum. Her defasında duygusal çıkarımlar yapıyorsun ve bunları hep ciddiye alıyoruz,” dedi.

Nehir, yaşadığı hayal kırıklığını içinde daha da derin hissediyordu. Ece’yle olan bu ilişki, bir yanda ona yakın olan biriyle bağ kurmak isterken, diğer yanda karşısına çıkıyordu; sürekli olarak yargılayıp, içini daha fazla daraltıyordu. İçindeki karmaşa büyüdükçe, Ece’nin söyledikleri daha da sertleşiyordu.

Nehir, bir süre sonra Ece’ye daha az şey anlatmaya başladı. Ama bu sefer sadece duygusal değil, fiziksel de bir mesafe oluşmuştu aralarında. O an Nehir, kendini yalnız hissetse de, belki de Ece’yi kaybetmek, ona gerçekten ihtiyacı olduğu kadar yakın olamamaktan daha iyiydi.


Mobbing



Şimal, bir fabrikada çalışan, işine sadık, sabırlı bir kadındı. Her gün, tıpkı diğer mesai arkadaşları gibi, uzun saatler boyunca üretim hattında çalışıyor, işiyle ilgileniyordu. Ancak son birkaç aydır, bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Şimal, her zamankinden daha fazla yalnızlaşmaya, dışlanmaya, iş yerinde baskı altında hissetmeye başlamıştı.

Yeni atanan şefi, ona karşı sürekli bir soğukluk ve eleştiri sergiliyordu. Şimal ne kadar işine odaklansa da, şefin gözünde sanki her şey yanlış gidiyordu. Yapmaya çalıştığı her işin bir eksik yönü bulunuyor, söyledikleri her şey küçümseniyor, her adımı izleniyordu. "Bunu nasıl başaramazsın? Herkes yapabiliyor!" gibi sözler, Şimal’in ruhunu yavaşça çürütüyordu. Ancak en büyük sorun, bu tacizlerin hiçbirini ispatlayamıyor, sürekli olarak "Yanlış anlamışsındır" cevabını alıyordu.

İş yerinde her şey yolunda görünse de, Şimal’in içindeki huzursuzluk her geçen gün daha da artıyordu. Küçük, dikkatli bir şekilde verilen eleştiriler zamanla büyük bir psikolojik baskıya dönüşüyordu. Şimal, bunları kimseyle paylaşamıyordu; çünkü kimse ona inanmayacak, yalnızca "İşini doğru yapmalısın" diyecek gibiydi.

Bir gün, şefinin ona karşı verdiği ağır eleştiriler, Şimal’in dayanma sınırını tamamen zorladı. İçinde birikmiş tüm öfkeyi bastırarak ağlamaya başladı. Ama kimse durumu fark etmedi, kimse durumu ciddiye almadı. Bir kez daha yalnız hissediyordu.

Ve böylece, her geçen gün biraz daha silikleşiyor, kimseye anlatamadığı bir şekilde yalnızlaşarak işine devam ediyordu. Mobbing, yavaş yavaş onu daha da güçsüzleştiriyor, belki de doğruyu bulamayacağı bir noktaya gelmesine neden oluyordu. Şimal, işini kaybetmeden önce bir çözüm bulmak zorundaydı ama buna nasıl ulaşacağını hiç bilemiyordu.

Bir gün, cesaretini toplayıp bir arkadaşına durumu anlatmaya karar verdi. Ama o arkadaşının verdiği tavsiye, her şeyin daha da kararmasına sebep oldu. "Bunu ispatlamak imkansız. Kimse senin tarafında durmaz, en iyisi yeni bir iş bulman" demişti. O anda, Şimal tüm gücünü kaybetmişti. İş yerinde kendisini yalnız hissediyor, kimse onun yanında değildi.

Şimal’in hikayesinin en zor yanı, yaşadığı zorlukları kimseyle paylaşamamasıydı. Ancak bir gün, tüm bu baskıların anlamını bir şekilde bulacağına inanıyordu. Ama şimdilik, yalnızca susuyordu.

Hayatın Gizli Çekişmesi


Kader, yaşamının çoğunu geçmişine yüklediği acı ve suçlamalarla geçirmişti. Annesi, babası, geçmişindeki herkes, Kader’e göre hayatındaki mutsuzluğun, eksikliklerin sorumlularıdır. Bu suçlulukları her fırsatta dile getirmekten geri durmazdı. Annesi ne kadar fedakar olursa olsun, Kader onu bir türlü affedememişti. Babası, evdeki huzuru sağlayamamış, her şeyin temeli sarsılmıştı. Kader, yıllarca bunların altını çizdi, üstüne her gün yeni bir katman ekledi.

Bir yanda, Kader’in evlatları vardı. Kendi çocukları, ona dair sevgiyle dolu, ama aynı zamanda birer araç haline gelmişti. Onların gözlerinde gördüğü saf sevgiyi ve minnettarlığı kullanarak, onlardan beklediği her şeyi alıyordu. Çocuklarını bazen sevgiyle sarıp sarmalarken, bazen de onlar üzerinden, kendi hayal kırıklıklarını daha derinlere gömmek için baskı uyguluyordu. Kendi karanlık tarafını, çocuklarının küçücük yüreklerinde yerleştirmeye çalışıyordu.

Ama asıl çelişki, kocasıyla olan ilişkisiyle başlıyordu. Kader, kocasının hayatta bir işe yaramadığını her fırsatta dile getiriyor, onun başarısızlıklarına katlanamıyordu. Ama buna rağmen, ona bağımlı bir şekilde yanından ayrılmıyordu. Kocasını terk etmek, Kader’in egosuna ağır gelirdi. Kocasının varlığı, ona hem bir tür yük, hem de kendini daha üstün hissetmesini sağlayan bir zırh gibiydi. Kocasını sevmediği zamanlarda, onu küçümserken bile, yanında olmasına gereksinim duyuyordu. Kader, onunla birlikte olmak zorunda hissetse de, onun başarısızlıklarını gizlice sahipleniyor, kocasını bir yandan sömürüyordu.

Kader’in yaşamı bir çeşit alışılagelmiş döngüydü. Ne geçmişi ne de geleceğiyle barışabilmişti. Geçmişi suçlulukla şekillenmiş, geleceği belirsizlikle doluydu. Kendi içindeki boşlukları, çevresindeki insanları suçlayarak doldurmaya çalıştı. Annesi, babası, kocası, çocukları... Her biri, Kader’in yaşamındaki taşlar gibi yerli yerine oturmuştu, fakat hiçbir şeyin ona gerçekten mutluluk getiremediğini fark etmiyordu.

Ve Kader’in hikayesi bir gün, yine yalnız, içindeki kırıklarla kalakalmış bir şekilde devam etti. Gerçek huzuru, bir türlü bulamadı.

Manifesto


Dünya dönerken bir yanda ben,
Kendime soruyorum, "Hedefim ne?"
Yükseklerde uçan hayallerim var,
Ama bazen çarpıp düşerim, ahh!

Bir idealim var, çok ama çok büyük,
Yalnızca "mutluluk" dedikleri küçük şey.
Ama ya dağlar çok yüksekse,
Ya da ben kısa boyluysam?

İsteklerim var, ellerim titrer,
"Başarı" diye bir şey var mı acaba?
Yavaşça yürürken, gözlerimde umut,
Yine de bazen kaybolurum, bu işte bir tutarsızlık var!

Ruhum bir manifestoya benzer,
Ama biraz daha karmaşık ve renkli,
Hedefe varana kadar belki kırılır,
Ama tutkunun peşinden hep giderim.

İstemek kolay, başarmak zor,
Ama hayallerimle savrulurum her an.
Siz de benim gibi bir şeyler arıyorsunuz,
Hadi gelin, biraz gülüp gidelim bu yolda!

Arayış



Neden bu kadar dertliyim, ben de bilmiyorum,
Bir dakika mutlu olsam, hemen “neden?” diyorum.
Hayat dedikleri şey, nedir ki tam olarak?
Bazen derin bir deniz, bazen de bir çorap.

Bir kahve içiyorum, bir kitap okurum,
“Yaşamın anlamı” diye düşünüp dururum.
Kendi içimde kaybolurum, sonra birden,
“Anlam var mı?” diye sorarım, herkesin içinde.

Bazen hayat şaka gibi, bazen de dram,
Bir gün var, bir gün yok, bu neyin nesi? Tamam!
Ama belki de huzur budur, kim bilir?
En iyisi, biraz dondurma alıp oturmak, şüphe yok.

Bir adım atsam belki, anlam gelir mi?
Yoksa anlam peşinden koşarken, kendim kaybolur muyum, kim bilir?
Ama yine de deniyorum, bazen gülüyorum,
Anlam bulamasam da, kendimi buluyorum.

Yabancı Ev


Küçük bir şehirde doğup büyümüştü. Sokakları tanıdıktı, insanları tanıdıktı, kuralları belliydi. Bir kız çocuğu sessiz olmalı, fazla dikkat çekmemeli, en önemlisi de başını örtmeliydi. Küçük yaşlardan itibaren ona hep bunu öğretmişlerdi.

Babası, çevrede saygı duyulan, dindar bir adamdı. Onun gözünde bir kızın edebi, önce evinde başlar, sonra başörtüsüyle tamamlanırdı. Annesi daha yumuşaktı ama hep arada kalır, eşinin sözlerinden çıkmazdı.

Nehir, lise yıllarında derslerinde çok başarılıydı. Öğretmenleri onun üniversite okuması gerektiğini söylerdi ama ailesi bu fikre sıcak bakmıyordu. Babası, “Bir kız çocuğu için en büyük makam, iyi bir eş olmaktır,” derdi. Ama Nehir için bu bir seçenek bile değildi. O, okumak istiyordu. Sadece bir meslek sahibi olmak için değil; kendi kararlarını verebilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek için.

Babası, üniversiteye gitmesine sonunda izin verdi ama tek bir şart koydu: “Başını örtmeden gidemezsin.”

Nehir, o gece boyunca uyuyamadı. Yıllardır beklediği fırsat önündeydi ama özgürlüğünün bedeli başını örtmekti. Sabah olduğunda kararını verdi: Gitmeliydi, ama kendi istediği gibi. Karşısına dikilip, “Baba, ben böyle gitmek istiyorum,” dediğinde, babasının gözlerindeki öfkeyi ilk kez bu kadar yakından gördü. Babası, sessizce kalktı, kapıyı çarptı ve arkasına bile bakmadan evden çıktı.

Üniversiteye başladığında, kendini ilk kez gerçekten özgür hissetti. Küçük bir şehirdi ama onun için bambaşka bir dünyaydı. Sabahları başını örtmeden aynaya bakabilmek, istediği gibi giyinmek, istediği insanlarla arkadaşlık kurmak… Bunlar başkaları için sıradan şeylerdi belki, ama onun için kazanılmış özgürlüklerdi.

Ancak ne zaman ailesiyle konuşsa, aralarındaki soğukluk giderek büyüyordu. Annesi telefonda, “Baban seni hala affetmedi,” diyordu. Bayramlar yaklaştığında arkadaşları memleketlerine dönerken, Nehir gitmek ile gitmemek arasında sıkışıp kalıyordu. Gittiğinde babasının ona nasıl davranacağını biliyordu. Gitmediğinde ise vicdan azabı çekiyordu.

Bir bayramda, belki bir şeyler düzelir umuduyla eve döndü. Kapıyı açan annesi onu sıkıca sarıp öptü, ama babası yerinden bile kıpırdamadı. Sofraya oturduğunda, herkes sıradan şeylerden konuşurken, babası ona tek kelime etmedi. Sonunda dayanamayıp, “Baba, benimle konuşmayacak mısın?” diye sorduğunda, aldığı cevap içini ürpertti:

“Ben seni çoktan kaybettim.”

O gece odasında sessizce ağladı. O evin içinde ama ait hissetmeden… Aynı şehirde ama artık bir yabancı gibi…

Üniversite bitti, Nehir çalışmaya başladı. Artık babasının onayına ihtiyacı yoktu ama içinde hep bir boşluk vardı. O, sevginin bir şartı olmaması gerektiğine inanıyordu. Ama babası için sevgi, itaatle kazanılan bir şeydi.

Aradan yıllar geçti. Nehir başarılı oldu, kendi hayatını kurdu. Ama her telefona uzandığında, babasının sesini duymak istedi. O ses hiç gelmedi.

Ve bir gün, eski bir tanıdık ona babasının bir sohbet sırasında söylediği bir cümleyi aktardı:

“Evlatlıktan reddetmedik ama artık bizim için yok hükmünde.”

İşte o an, Nehir’in içinde son kalan bağlar da koptu. O evi, o geçmişi unutmaya çalıştı ama insan, en derin yaralarını gerçekten unutabilir mi?

O, ait olmadığı bir evin, kabul görmediği bir ailenin içinde büyümüştü. Sevilmek, kabul edilmek için kimliğinden vazgeçmek zorunda olmadığı bir dünyada yaşamak istemişti. Ama o dünyada, ait olduğu bir ev hiç olmadı.

Kısaca Kara Vakkas

Kasabanın en sert adamı olarak bilinen Vakkas, gençliğinden itibaren adını hem korkuyla hem de saygıyla duyurmuştu. Gözü kara, dediği dedik bir adamdı. Kimse ona karşı gelmeye cesaret edemezdi. Onun öfkesi kasırga gibiydi; geldiğinde önüne ne çıkarsa yıkar, geçerdi. Zengin sayılmazdı ama sahip olduğu her şeyi bileğinin gücüyle kazanmıştı. Ancak, hayatın ona verdiği en büyük sınavın ne yumruklarla ne de kavgalarla aşılabileceğini bilmiyordu.

Vakkas, ailesine düşkün bir adamdı ama evlendiği kadın Hatice, bambaşka bir dünyadan geliyordu. Şımarık, istediğini yaptıran, rahatına düşkün bir kadındı. İlk zamanlar Vakkas, onun bu hallerine göz yummuştu. Ama yıllar geçtikçe, aralarındaki uçurum büyüdü. Bir de üstüne üstlük, Vakkas'ın içinde yıllarca bir yara gibi büyüyen bir eksiklik vardı: Oğlu olmamıştı. Dört kızı olmuştu ama bir erkek evlat sahibi olamamıştı. Onun gözünde bir adam, soyunu sürdüren bir oğlan çocuğuyla tamamlanırdı. Ama hayat ona bu dileğini vermemişti.

Zaman geçtikçe bu eksiklik Vakkas'ın içinde bir öfkeye, bir takıntıya dönüştü. Kızlarını severdi ama hep bir burukluk içinde. Onları küçümsemezdi ama onların bir erkek çocuk kadar kıymetli olmadığını düşünürdü. Hatice'nin da bu duruma önemsiz yaklaşımı, durumu daha da kötüleştirdi. Evde huzur azaldı, kavgalar arttı. Zamanla Vakkas içine kapanmaya, sessizleşmeye başladı.

Derken bir gün, Vakkas yatağından kalkamaz oldu. Felç geçirmişti. O güçlü, belalı adam artık elini kaldıracak durumda bile değildi. Bir zamanlar korku salan, sesiyle titreyenleri susturan Vakkas, şimdi konuşamaz, yürüyemez olmuştu. Yıllarca mücadeleyle kazandığı her şey, bir anda ellerinden kayıp gitmişti. Ama en acısı, onun bu hâline karşın Hatice'nin rahat tavırlarıydı. Artık ona muhtaç olan Vakkas'a acımıyor, ona gerektiği gibi bakmıyor, hatta bazen alay bile ediyordu. Kızları da korkularından pek yaklaşamıyorlardı. Bir zamanlar korkuyla baktıkları babaları, şimdi çaresizce onların gözlerinin içine bakıyordu.

Birkaç ay böyle sürdü. Vakkas, içindeki öfkeyle, pişmanlıklarla, kırgınlıklarla yatağa mahkûm bir hayat sürdü. Ve sonunda bir gece, herkesin uyuduğu bir vakitte, sessizce son nefesini verdi. Kasabanın en belalı adamı, tüm gücünü ve kudretini yitirmiş hâlde, bir yatağın köşesinde hayata veda etti.

Ama arkasında bıraktığı hikâye, kasabada dilden dile anlatılmaya devam etti. İnsanlar onu hâlâ hatırlıyor, onun ismini duyduklarında içlerini bir ürperti kaplıyordu. Fakat kimse, onun son zamanlarında yaşadığı sessiz pişmanlığı bilmiyordu. Bir zamanlar oğul özlemiyle yanıp tutuşan adamın, en sonunda yanında kimsenin kalmamış olmasının verdiği acıyla gözlerini kapattığını da…


B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...