10 Eylül 2026 Perşembe

B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler çıkarıyor, çocukların koşuşturmacası evin içinde çınlıyordu. Artık herkes evlenmiş, kendi hayatını kurmuştu. Evin tüm yükünü, ablalarının gidişinde sonra sessizce 3. Kız üstlenmişti. Masayı toplayan, çayları tazeleyen, babalarının o vakur bakışları altında evin hanımlığını göğüsleyen artık oydu. Diğer kardeşler 4. Kız, 5. Erkek ve 6. Erkek de masanın etrafına dizilmiş, o tanıdık ama bir o kadar da mesafeli aile atmosferini soluyorlardı.
​Balkon sefasında, kardeşlerin tamamının huzurunda 1. Kız ve 2. Kız yan yana oturdular. Aralarındaki görünmez mesafe, yıllar geçse de erimemişti.
​2. Kız, ablasından çok daha önce evlenmişti. 16 yaşında ayrılmadığı, güvenli bir sığınak gibi sarıldığı o ilk yatılı düzeni hiç bozmamış, oradan doğrudan geleneksel ve öngörülebilir bir evliliğe adım atmıştı. Hayatı boyunca babasının onayını almak, "makbul ve iffetli bir kız çocuğu" kalıbına harfiyen uymak için çabalamıştı.
​1. Kız ise 16 yaşında o cüretkar kararı verip sadece tek bir yer değişikliği yapmıştı. Çok uzaklara gitmemiş, kulvarını değiştirmemişti, sadece o yurdun boğucu havasından çıkıp bir başka yatılı kuruma geçmişti. Ardından o da evlenmiş, durulmuş ve kendi yuvasını kurmuştu.

​Günün sonunda balkonda demli çaylar yudumlanırken, 3. Kız elinde tepsiyle kardeşlerinin arasında mekik dokuyor, 4. Kız ve erkek kardeşler çocukların gürültüsü arasında sohbet ediyordu. İşte tam o an, iki ablanın bakışları kesişti.
​2. Kız, ablasının yüzündeki çizgilere ve üzerindeki o sade, ağırbaşlı duruşa baktı. İçinde yıllardır biriktirdiği o kırgın soru döküldü dudaklarından:
​"Sen o zaman çekip gittin... Başka bir yere geçince her şeyin değişeceğini, özgür olacağını sandın. Ama bakıyorum da, ikimiz de aynı hayatı yaşıyoruz. Sen sadece bir sokak öteye kaçtın, bense olduğum yerde kaldım."
​1. Kız çayından bir yudum aldı, gözlerini masanın başında oturan babalarına çevirdi. 
Babaları, hayatı boyunca evlatlarının sade, edepli, muhafazakar bir terbiye ve ahlak üzerine yetişmesini, hamurunun sağlam kalmasını istemişti. 
​"Ben kaçmadım," dedi 1. Kız sakince. "Sadece nefes alacak bir pencere aradım. Ama haklısın... Yıllar sonra fark ettim ki, ben o kurumdan başka bir kuruma geçerken de, evlenip bu hayatı kurarken de hep babamın kafasındaki o ideal, lekesiz kız çocuğu imajını taşıdım. Ben onun hayalini başka bir çatının altında yaşatarak sevilmeyi umdum. Sense onun dediğini yaparak..."
​Ortam bir anlığına derin bir sessizliğe büründü. 3. Kız elindeki tepsiyle durakladı, 4. Kız ve erkek kardeşler de bu iki ablanın yıllar sonra yaptığı ilk gerçek yüzleşmeye kulak kabarttı.
​İki kardeş de o an acı bir gerçeği anladılar:
2. Kız, babasının çizdiği muhafazakar ve korunaklı sınırların içinde milim sapmadan kalarak onun sevgisini kazanmaya çalışmıştı. 1. Kız ise sadece bir kez mekan değiştirip kendi ayakları üzerinde durduğunu kanıtlayarak, yine aynı muhafazakar ve erdemli değerler çerçevesinde babasının gururu olmaya çalışmıştı.
​İkisi de farklı yollardan gitmiş gibi görünse de, günün sonunda ikisi de babalarının o sessiz, muhafazakar hayal dünyasının birer uygulayıcısı olmuştu. Biri kalarak sevilmek istemişti, diğeri yol değiştirerek onaylanmak... Ama ikisi de çocukluklarında o soğuk masada eksik kalan sıcak bir kucaklaşmanın peşinden gitmişti.

6 Eylül 2026 Pazar

Aklımın Melodisine Elveda

Sana yazıldığını sandığım o şarkıyı defalarca döndürdüğüm bir akşamın içindeyim.
İnanır mısın, bütün travmalarımı bir kenara bırakıp sadece sana sarıldım. Sen yoktun belki; ama bana nefes aldıran o kokun zihnime hep kazılıydı. Mazide savrulan o tek bir anı, kalbimi titreten o heyecanı her yerde aradım; hiç unutmadım.
"Travmalarımı bıraktım" dedim ya... Ailemin bende bıraktığı derin izleri psikiyatristin verdiği ilaçlara gömdüm. Sen ise tüm o karanlığın arasından sıyrılan, ruhumu tek başına iyileştiren taraftaydın. Kurtulmak için hep bir kahraman bekledim; ama zihnimdeki bütün kahramanlar senin gibi bakıyor, senin gibi kokuyor, senin gibi davranıyordu. Bu yüzden kahraman gibi görünen herkesi eledim. Eledikçe eledim... Hiç kimse sana benzemedi ve sonunda hayatımda hiç kimse kalmadı.
Baş başa kaldık: Senin hayalin, ben, aralıksız içtiğim sigaram ve aldıkça aldığım kilolarım... Aklımı kaybetmemek için sabrettim. Dışarıdan deli gibi görünmemek için senden hiç kimseye bahsetmedim.
Şimdi merak ediyorum: Sen beni unuttun mu? Eğer unuttuysan, hayalinle bile olsa bana bir akıl ver; ben seni nasıl unutacağım? Hayatıma devam edebilmek, bir gün yeniden sevebilmek istiyorum. Kalbim yorgun, halim çaresiz... Baktığım her yer aklım ve kalbim kadar darmadağın.
Ama kararım kesin: Beni gerçekten sevecek biri gelecek ve ben de onu seveceğim. İşte tam da bu yüzden sana elveda demek zorundayım.
Elveda güzel kokulum... Elveda aklımın melodisindeki en güzel karşılık. Kendine iyi bak. "Bir gün umursanmadığında beni hatırla" diyecek kadar da canını yakmak istedim bu son satırlarda. Dedim ya, ilaçlar ancak bu kadar etki etti...
Senin inanmadığın, benimse sonsuz bir inançla sığındığım Allah’a emanetsin.

1 Eylül 2026 Salı

BİR AİLE MESELESİ 3

Kurban Bayramı’nın ilk ışıklarıyla birlikte köy evinin avlusu, bıçak bileleme sesleri ve komutlarla hareketlenmişti. 
Baba yine uzaklarda, gurbetin ekmek kavgasındaydı. 1. ve 2. Kız, yatılı okulda aileden uzaktalardı. 
6. Erkek ise köy yerinin o kendi kendine büyüyen doğallığıyla avlunun tozunda, tavukların peşinde dolanıyordu; Anne'nin onun üzerinde ekstra bir korumacılığı ya da ilgisi yoktu, çocuk dediğin salınır, ortalıkta büyürdü.
Dede, kurban kestikten sonra dinlenmeye geçti. Ağır ve özen isteyen deri yüzme işini doğrudan 5. Erkek’e emanet etti. Adler’in erkek çocuğa yüklenen geleneksel "üstünlük" ve "aile reisi adayı" rolü burada tüm netliğiyle görünüyordu. 5. Erkek, ablası olan 4. Kız’dan yaşça küçük olmasına rağmen, kurulmuş bu hiyerarşi yüzünden işi en iyi bilen konumundaydı. Dede’nin tam güven duyduğu 5. Erkek, elinde bıçakla deriyi yüzerken bir yandan da 4. Kız’a talimatlar veriyordu: "Şuradan sıkı tut, bıçağı dik vurma, deriyi ziyan edeceksin."
4. Kız, kardeşine olan o derin zaafı ve kabullenmişliğiyle hiç itiraz etmeden onun dediklerini yapıyor, bıçağı onun gösterdiği açıdan tutuyordu. Yaşı büyük de olsa, erkek kardeşinin "her şeyi daha iyi bildiği" fikri ailenin kodlarına öyle işlenmişti ki, 4. Kız da bu düzeni sorgulamadan kardeşinin yönlendirmesine uyuyordu. Dede, gururla 5. Erkek’i izlerken, 4. Kız’a tek övgü yine arada bir Anneanne’den geliyordu. Anneanne, "Bu kızın hakkını yemeyin, arkasından bu erkeği getirdi de yüzümüz güldü" diyerek o şartlı ve araçsal sevgisini cömertçe olmasa da arada bir dile getiriyordu.
Evin serin gölgeliğindeki leğenlerin başında ise 3. Kız, Annesiyle birlikte kurban etlerini ayırmaya koyulmuştu. Hangi etin kıymalık, hangisinin kuşbaşılık olacağını, dağıtılacak hisselerin nasıl pay edileceğini büyük bir şevkle düzenliyordu. Neşesi, pratikliği ve bitmek bilmeyen enerjisiyle 3. Kız, hem Dede’nin hem de Annenin gözdesiydi. "Evin bereketi, eli en yatkın olanı" denilerek sürekli takdir topluyor, ailesinde neşe merkezi olmanın tadını çıkarıyordu.
Deri yüzme işi bittikten ve mangal yakılıp közler hazırlandıktan sonra, avludaki o gürültülü kalabalığın gözü biraz olsun üzerlerinden çekildi.
4. Kız ve 5. Erkek, kimseden habersizce yan yana kaykayıp evin arkasındaki damın merdivenlerine doğru yöneldiler. Yukarıya, dama çıkan beton merdivenlerin üzerini kaplayan gür asma yaprakları, onları dış dünyadan tamamen izole eden yeşil bir çatı oluşturuyordu.
Asmanın serin gölgesinde, basamaklara yan yana oturdular. 4. Kız, cebinden gizlice sigara paketini çıkardı. Dede’nin gözünde "her şeyi bilen erkek", Anneanne’nin gözünde "şartlı sevilen abla" rollerini aşağıda, avluda bırakmışlardı.
4. Kız kibritten bir çöp çakıp önce kardeşinin sigarasını yaktı, sonra kendi sigarasını tutuşturdu. Asma yapraklarının arasından süzülen güneş ışığında, rüzgâra doğru sessizce dumanı üflediler. Aşağıda 3. Kız’ın kahkahaları ve Dede’nin gür sesi yankılanırken; damın merdiveninde, asmanın altında içilen o gizli sigara, aralarındaki söylenmemiş suç ortaklığının ve birbirlerine duydukları o derin, sarsılmaz bağın tek şahidiydi.

NESO...

31 Ağustos 2026 Pazartesi

BİR AİLE MESELESİ 2

Kavurucu Ağustos güneşi, toprağın ve kurumuş fıstık yapraklarının üzerine bir kor gibi düşüyordu. Yazın sıcak akşamlarında aynı masayı paylaşan o kalabalık aile, şimdi fıstık bahçesinde, tozun ve alın terinin içindeydi. Baba yine gurbette, ekmek kavgasındaydı. 1. ve 2. Kız, yatılı okulun serin ve disiplinli atmosferinde bu ağır çalışma temposundan uzaktaydı. Evin serin odasında ise Anne, henüz dünyadaki rolünden habersiz olan en küçük bebekle kalmıştı.
Bahçenin ortasında ise hayatın tüm yükü ve aile içi görünmez savaşlar sürüyordu. Dede ve Anneanne, yaşlarının getirdiği ama hiç eksilmeyen o tezcanlılıkla sürekli komutlar yağdırıyor, "Çabuk olun, güneş tepemize geçmeden şu sırayı bitireceğiz!" diye koşturuyorlardı.
Dede’nin gözü kulağı sadece 5. Erkek’teydi. Ailenin ilk erkek çocuğu olmanın getirdiği o ayrıcalıklı tahta oturtulmuş olan 5. Erkek, dedesinin "Aslanım, sen yorulma, serin taraftaki dalları topla" telkinleriyle şımartılıyordu. Adler’in penceresinden bakıldığında, 5. Erkek’e sunulan bu aşırı korumacı alan, onda sorumluluktan kaçan, kırılgan bir üstünlük hissi yaratıyor; kendi gücünü sınamasına izin vermiyordu.
Anneanne ise göz ucuyla 4. Kız’ı süzüyordu. Fakat bu süzüşte koşulsuz bir anneanne şefkati yoktu; borç ödeten, şartlı bir onaylama vardı. Anneanne, 4. Kız’a sırf arkasından o çok beklenen erkek çocuğu getirdiği için tahammül ediyor, sevgisini sadece bu nedene bağlıyordu. 4. Kız, kendi öz değerini hissedemediği için ailenin bu araçsal sevgisini bile kabullenmek zorunda kalıyor, görünmezliğinin üzerini bu eğreti onaylanmayla örtmeye çalışıyordu.
Ortamın tüm gerginliğini ve sıcağın ağırlığını göğüsleyen ise 3. Kız’dı. Ağaçların arasından yükselen neşeli sesi, esprileri ve tutturduğu türkülerle bahçenin neşesi oluyordu. Adler’in analizinde olduğu gibi, 3. Kız Dede’nin ve Anneanne’nin etrafında dönerek ailenin duygusal dengesini kuruyor, neşesiyle Dede’nin takdirini kazanıp kendi varlığını kabul ettiriyordu. Dede ve 3. Kız’ın bu baskın neşeli diyaloğu, bahçenin odak noktasıydı.
4. Kız ise ailenin "uyumsuz", "kenara itilmiş" ve varlığı yokluğu bir sayılan çocuğu olarak en uçtaki ağaçta tek başınaydı. Dede, en ufak bir olayda bile 4. Kız’ı 5. Erkek’in yanından uzaklaştırır, "Sen dur, kenara git, çocuğun düzenini bozma" diyerek onu yaklaştırmazdı bile. Bu yüzden 4. Kız, kardeşine olan o derin zaafını ve koruma içgüdüsünü hep gizlice yaşamak zorundaydı. Kendi göremediği şefkati kardeşine büründürmüştü; ancak bunu göze batmadan, sessizce yapmak zorundaydı.
Günün en sıcak anında, 5. Erkek sıcağın ve tozun altında bıkkınlıkla çabalamaya başladı. Ağacın yüksek ve dikensiz dallarına uzanmakta zorlanıyor, dedesinin gözünden düşme korkusuyla ne yapacağını bilemiyordu. Dede ve 3. Kız, bahçenin diğer tarafında türküler eşliğinde fıstık sepetlerini doldururken, 5. Erkek’in sepeti yarıda kalmıştı.
4. Kız, ailenin o gürültülü odağından uzakta, kardeşinin bu çaresizliğini ve üzerindeki o görünmez baskıyı ilk fark eden oldu. Dede veya 3. Kız görse 4. Kız’ı azarlayıp oradan uzaklaştıracağı için, hiç sesini çıkarmadı. Göze batmadan, bir gölge gibi 5. Erkek’in durduğu ağacın arka tarafına geçti.
Hiçbir şey söylemeden, 5. Erkek’in yetişemediği yüksek dallardaki fıstıkları hızlıca toplayıp kardeşinin sepetine bırakmaya başladı. Kendi testisindeki soğuk sudan birkaç yudum alması için kardeşine uzattı, terini silmesi için yazmasını uzattı. Bütün bunları yaparken gözü hep Dede’deydi; çünkü yakalandığı an o şefkat anı elinden alınacak, yine "Sen kenarda dur" denecekti.
5. Erkek, ablasının bu sessiz desteği karşısında ona minnetle baktı. Adler’in belirttiği aşağılık duygusunu telafi etme arzusu, 4. Kız’da bir gösterişe ya da alkış arayışına dönüşmüyordu. Onun için varlığını kanıtlamanın yolu; ailenin en çok kayırdığı, kendisinin ise en çok korumak istediği kardeşinin yükünü gizlice hafifletmekti.
Dede gelip 5. Erkek’in dolu sepetini gördüğünde "Aferin benim oğluma!" diye 5. Erkek’in sırtını sıvazlarken, 4. Kız çoktan kendi ağacının gölgesine, o tanıdık yalnızlığına çekilmişti. Kimse onun ne yaptığını fark etmemişti ama 4. Kız, kardeşinin gözlerindeki o anlık rahatlamayla kendi içindeki derin sevilme arzusu ve zaafını sessizce doyurmuştu.

NESO...

30 Ağustos 2026 Pazar

BİR AİLE MESELESİ

Yazın en sıcak akşamlarından biriydi. Yılda sadece birkaç haftalığına tam kadro bir araya gelebilen bu kalabalık masanın etrafında, söylenmemiş sözlerin ağırlığı çökmüştü. Babanın gurbetten döndüğü o nadir günlerden biriydi ama masanın gerçek hakimi, başköşede yorgun gözlerle çocuklarını süzen Anneydi.
Masada 1. Kız ve 2. Kız, adeta birer saygın misafir gibi yan yana oturuyorlardı. Yatılı okulun disipliniyle şekillenmiş duruşları, kolalanmış gömlekleri kadar pürüzsüzdü. Tabaklarına nazikçe yemek alıyor, babalarıyla mesafeli ve saygılı bir dille konuşuyorlardı. Dışarıdan bakıldığında ailenin gurur tabloları gibi dursalar da ruh halleri derin bir yabancılaşma ile kaplıydı. Kendilerini bu evin ne tam içinde ne de tam dışında hissedebiliyorlardı. Asıl istekleri ise başarılarıyla övülen birer vitrin süsü olmak değil, sadece çocukken kaçırdıkları o sıcak anne sarılmasını koşulsuz bir kabulle yeniden yaşayabilmekti.
Masanın ortasında, çorba kaselerini sessizce dolduran 3. Kız vardı. Resmi olarak evin büyüklük tahtında 1. ve 2. ablası oturuyor gibi görünse de, mutfaktan sofraya taşınan her tabakta onun gizli ter damlaları vardı. Ruh hali kronik bir yorgunluk ve görünmeyen bir gurur arasında gidip geliyordu. Evin gerçek ablası gibi davranmak zorundaydı ama hakkı olan birincilik unvanını hiçbir zaman tam olarak alamıyordu. Asıl isteği, bir gün olsun masadaki tabağın kendi önüne konulması, tüm bu evi ve kardeşleri çekip çevirme zorunluluğunu bir kenara bırakıp sadece "küçük bir çocuk" gibi arkasına yaslanabilmekti.
Masada 4. Kız’ın duruşunda bir hırçınlık ya da öfke değil, incinmiş bir mahcubiyet ve derin bir yorgunluk vardı. Onu ailenin gözünde "uyumsuz" kılan şey asla kendi tercihi değildi. Sadece ne söylese batıyordu bu evde. Masadakilerin yüzünü güldürmek için samimiyetle yaptığı bir espri bile buz gibi bir sessizlikle karşılanıyor, ne zaman ağzını açsa "yine yanlış bir şey söyledi" muamelesi görüyordu.
Ailenin bakışları, o "zeytin gözlü" dedikleri 5. Erkek’in üzerinde sevgiyle titrerken, 4. Kız’a düşen his hep bir "Sen dur, sen kenara git" itilmişliğiydi. Dışlanmışlık, onun seçtiği bir zırh değil, üzerine zorla giydirilen buz gibi bir elbiseydi. Herkesin bir şekilde sisteme uyum sağladığı bu masada, o ne yaparsa yapsın göze batan tek kişiydi. Ruh hali, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmanın getirdiği o sessiz kırgınlıkla kaplıydı. Asıl isteği, hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda kalmadan, "zeytin gözlü" kardeşine gösterilen o kendiliğinden sevginin bir kırıntısına olsun erişebilmek ve ne söylerse söylesin itilmeden, sadece "bizden biri" olarak kabul görmekti.
 5. Erkek ise, kendisine yönelen bu koşulsuz sevginin ve ilginin merkezinde olmanın getirdiği bir rahatlıkla oturuyordu masada. Ailenin ona yüklediği bu aşırı anlamın, yanı başındaki 4. Kız’ı nasıl görünmez kıldığını ve gölgede bıraktığını fark edemeyecek kadar bu sevgi çemberinin içindeydi.
Günün sonunda masada bolca yemek ve ses vardı; ama en çok canı yanan, masadaki herkes uyumlu bir tablo çizerken, sırf var oluşu bile "fazlalık" hissettirildiği için kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalan 4. Kız’dı.
Masanın en sonunda ise, diğer kardeşlerinden tam 10 yıl sonra dünyaya gelen 6. Erkek duruyordu. Abisi ve ablaları onun için adeta birer yetişkin gibiydi; bir anne ve babadan ziyade evde tam beş ayrı otorite figürüyle büyüyordu. Ruh hali aşırı korunmuşluğun getirdiği bir tatlı şımarıklık ama aynı zamanda garip bir soyutlanmışlıktı. Kalabalık bir evde ama kendi yaşdaşı olmadığı için yapayalnız bir dünyadaydı. Asıl isteği, masadakilerin onu bir oyuncak ya da ailenin "küçük sevimli maskotu" olarak görmeyi bırakıp, söylediklerini ciddiye alan yetişkin bir birey muamelesi yapmalarıydı.
Baba gurbetten getirdiği hediyeleri anlatırken, Anne yemeğin tuzunu kontrol ediyor, masadaki altı kardeş ise aynı çatı altında ama tamamen farklı dünyalarda kendi içsel savaşlarını veriyordu. Masada bolca yemek, kahkaha ve ses vardı; ama en çok duyulan şey, her birinin kendi içine attığı o sessiz çığlıklardı.

NESO...

RİSK

"Risk almayı sever misin?" sorusuna verilecek en popüler cevap, 4000 metreden paraşütle atladığını ya da tüm birikimini tek bir gece kripto borsasında batırdığını söylemektir. Çünkü modern dünya cesareti, 10 saniyelik bir Instagram hikayesi uğruna adrenalin salgılatmak; riski ise gözü karartıp şuursuzca batağa saplanmak olarak pazarlıyor.
​Oysa biraz durup bakalım: Uçaktan atlamak mı gerçekten risk, yoksa her gece saatte 1600 kilometre hızla boşlukta dönen bu devasa taş küreye —yani dünyaya— sonsuz bir güvenle gözlerini kapatıp uykuya dalmak mı?
​Biz cesareti, güvenlik halatı bağlanmış ekstrem sporlarda ya da hırsa yenik düşüp para saçmakta arıyoruz. Oysa her sabah yataktan kalkıp iki ayağımızın üzerinde durmak, yerçekimi dediğimiz o devasa fiziksel güçle her saniye sessiz bir anlaşma imzalamaktır. Ayaklarımızın yere basması, evrenin temel kanunlarına karşı kazanılmış en zarif zaferken; sırf "yaşıyorum" hissedebilmek için kendini boşluğa bırakmak cesaret midir, yoksa zihnin o bitmek bilmeyen gürültüsünden kaçış mı?
​Para batırmak ya da uçurumdan atlamak risk değildir; çoğu zaman sadece derin bir içsel boşluğun ve şov arayışının sonucudur. Gerçek risk, Lao Tzu’nun işaret ettiği o "doğru yolda", herkes aksine koşarken kendi içsel ritminle adımlayabilmektir. Zihnindeki karmaşaya rağmen doğru olanı seçmek, sürünün gittiği yöne değil, kendi hakikatine doğru yürüyebilmektir.
​Asıl cesaret, yüksek binalardan atlamak ya da sorumluluklardan kaçmak değil; her gece bu belirsiz evrene kendini gözü kapalı emanet edebilecek kadar güven duymak ve her sabah o yola yeniden çıkacak bilinci gösterebilmektir. Adrenalin ucuz bir yanılsamadır; yaşamın kendisine, biyolojine ve evrenin akışına teslim olarak yürümek ise yapılabilecek en radikal eylemdir.

27 Ağustos 2026 Perşembe

Freud ve Adler'den Esinlenilerek Yazıldı

Akşam yemeği masası, altı çocuklu bu büyük evin tüm iç dinamiğini tek bir sahnede özetleyen sessiz bir tiyatro sahnesi gibiydi. Masanın en başında, annesinin yokluğunu aratmayacak bir edayla 1. Kız oturuyordu. Tabakların diziliminden kardeşlerin oturma düzenine kadar her ayrıntıyı kontrol eden, kuralcı ve sarsılmaz otoriteydi. Onun hemen karşısında, tabağına konan her yemeğe ve ortaya atılan her fikre kendi varlığını kanıtlarcasına muhalefet eden 2. Kız duruyordu. Ablasının çizdiği sınırların dışında kendine özgün bir hırs ve başarı alanı yaratmak onun yaşam enerjisiydi.
​Masada aniden tırmanan bir gerilimi hissedip araya tatlı bir nükte katarak havayı yumuşatan kişi ise 3. Kız oldu. Ailenin görünmeyen diplomatı olarak, büyük ablalarının güç savaşları arasında dengeyi sağlamakta üstüne yoktu. Tüm bu gürültülü akışın tam ortasında, kendi kabuğunda sakil durmayan ama herkesten biraz farklı bir dünyada yaşayan 4. Kız vardı.
​4. Kız, hayatının ilk yıllarında evin en küçüğü olmanın tadını çıkarmıştı. Ancak 5. Erkek dünyaya geldiğinde, evin tüm duygusal ekseni aniden değişmişti. Dört kızdan sonra gelen bu ilk erkek çocuk, ailenin odak noktası haline gelmişti. 4. Kız, tahttan indirildiği o ilk günleri ve ilginin üzerinden bir anda nasıl çekildiğini dün gibi hatırlıyordu; fakat bu durum onu küstürmek yerine, kendi yönünü tayin eden bağımsız bir ruha dönüştürmüştü. Ablalarının benimsediği belirgin rollere girmek yerine, kimsenin adım atmadığı sanatsal ve özgün alanlara çekilmişti.
​Hemen yanında oturan 5. Erkek, ailenin yüklediği o ayrıcalıklı "prens" rolünün getirdiği özgüvenle konuşurken, 4. Kız ona karşı hem geçmişten kalan gizli bir rekabetin izini hem de yakın bir bağ taşıyordu. Fakat evin en küçüğü olan 6. Erkek masaya koşup yanına sokulduğunda 4. Kız’ın yüzü tamamen yumuşadı. Zamanında beşinci kardeşe karşı hissettiği o tahttan indirilme duygusunu, bu en küçük kardeşe gösterdiği anaç ve şımartıcı şefkatle dönüştürmüştü.
​Sessizce tabağını bitiren 4. Kız, bu devasa hiyerarşinin tam ortasındaki geçiş köprüsüydü. Kalabalık bir evde görünmez olmanın inceliğini anlamış, fakat tam da bu sayede kimseden onay beklemeden kendi ayakları üzerinde durmayı başarmıştı.

20 Ağustos 2026 Perşembe

İtiraf et bu sen değilsin?

Hayatta bazı insan türleri vardır ki, biyolojik olarak kendilerine ait bir fabrika ayarları yoktur. Sizi hayatın her alanında "varsayılan şablon" olarak belleklerine kaydederler. Özgünlükte Nobel'e koştursam yeridir diyemem ama bazen öyle bir zamanlama harikası yaşanır ki, insan kendisini bir trendin yaratıcısı değil de, kopyala-yapıştır atölyesinin başmankenliğinde falan zannediyor.
​Adı ne bilmiyorum bu ruh halinin, hani siz bir adım atarsınız, daha o hamlenin üzerinden on saniye geçmeden bir bakarsınız birileri o işin kitabını çoktan yazmış. Bir yarışma hali var aramızda ama bunu asla itiraf etmezler. Tam tersine, sanki o fikirle doğmuşlar da siz sadece onların planını çalmışsınız gibi bir hava... "Aaa, ben zaten onu yapacaktım ya, sen benden bir saniye önce davrandın" repliği, ruh sağlığım için artık hafiften bir kamu spotu kıvamında. Halüsinasyonik bir sprint bu resmen. Doğrudan kopyalayıp bir de bunu "zaten aklımdaydı" sosuyla sununca, insanda hafif bir göz seğirmesi yaratmıyor değil. Açık söyleyeyim, bu tarzdan pek haz etmiyorum.
Ama madalyonun diğer yüzü de var ve orası oldukça eğlenceli. Bir insan gözünüzün içine bakıp, "Bak arkadaş, senin o yaptığın hamle, o tarz, o fikir beni kalbimden vurdu, ben de oradan yürümek istiyorum" dediğinde, o dürüstlüğe şapka çıkarırım. Hatta bayılırım! Çünkü ilham almak, akıllı insanların birbirine selam çakma biçimidir. "Kopya çektim ama hocaya yakalanmadım" tedirginliğiyle dolaşmaktansa, "Evet, oradan esinlendim" diyen özgüvenli insan başımın tacıdır. Kimin kime ne kattığı ortadayken dürüstçe bunu söyleyen insanı her zaman alkışlarım.
​Neyse, uzatmayalım. Dünyanın en eski mesleğidir öncülük etmek, arkadan gelenlerin tozunu yutmak da bazen işin fıtratında var. Ama en azından orijinal olmak gibi ufak, zahmetli ama çok tatlı bir ayrıcalığımız var. Kopyalar sadece taslakları çoğaltır, asıllar ise hayatta kalır, ne yapalım!

18 Ağustos 2026 Salı

Nesibe'den

Bir gün fark ettim ki hayatım, herkesin benim için hazırladığı plana hiç benzemiyor. Neyse ki.

Çünkü bazı insanların hayatında aile toplantılarında “Ne zaman evleniyorsun?” sorusu vardır. Benimkinde “Yeni bir şey mi okuyorsun yine?” sorusu var. İkisi de geleneksel bir merak biçimi sayılır. Ben ikinciyi tercih ettim.

Ailem benim için her zaman çok kıymetliydi. Hâlâ öyle. Hatta öyle sıkı sıkıya bağlıyım ki, bazen ailemin bütün beklentilerini sevgiyle dinleyip sonra gidip tam tersini yapabiliyorum. Bu da bir çeşit aile geleneği sayılır. Herkesin kendi yöntemleri var.

Bir gün dönüp baktığımda, ailemde üniversite okuyan ilk kişi olmanın aslında sadece bir diploma meselesi olmadığını görüyorum. Bir kapının ilk kez açılması gibi bir şeymiş. Arkadan gelenlerin kapıyı çalmasına gerek kalmamış. Hatta bazıları içeri girip salona yerleşmiş bile.

Muhafazakâr bir ailenin antropoloji okuyan kızı olmak da hayatın bana yaptığı küçük bir şaka olmuş. İnsanları, kültürleri, inançları, alışkanlıkları, ritüelleri incelemek için yıllar harcamışım. Kendi hayatımı da zaman zaman saha araştırması gibi yaşamışım. Katılımcı gözlem yöntemi sağ olsun, bazı insanları biraz fazla yakından gözlemlemişim.

Ama sonunda şunu anlamışım: Herkesin hayatı aynı takvimle ilerlemek zorunda değil.

Çevremde insanlar evlenmiş, çocuk büyütmüş, ev almış, ikinci arabayı düşünmüş. Ben ise bir makalenin giriş cümlesiyle saatlerce kavga etmişim. Kimi zaman toplum benden “hayatını kurmamı” beklerken ben önce kendime bir kaynakça kurmuşum.

Ve tuhaf olan şu: Meğer hayatım da kurulmuş.

Hem de hiç acele etmeden.

Bir gün adımın önünde bir unvan değil, arkasında yılların emeği olan bir saygı varmış. İnsanlar beni sadece “başarılı olmuş” diye değil, “iyi ki yapmış” diye hatırlıyormuş. Bir salonda konuşmak için sahneye çıktığımda, karşımdaki insanların gözlerinde meraktan çok tanıdık bir şey görüyormuşum: Kendilerinin de yapabileceğine dair o küçük ihtimal.

Belki bir gün TEDx sahnesinde konuşuyorumdur.

Ne anlatacağımı bilmiyorum.

Ama muhtemelen konuşmanın ortasında “Bunu anneme anlatınca bana ne diyeceğini biliyorum” diye düşünüp salondakileri güldürüyorumdur.

Sonra devam ediyorum.

Çünkü benim hikâyemde en güzel şey, güçlü olmak zorunda kalmamış olmam.

Hayat bana “Bak ne kadar güçlüsün” dememiş. Ben de hayatın karşısına pelerinle çıkmamışım. Zaten insanın sürekli güçlü olması biraz yorucu. Ben daha çok dayanıklı olmuşum. Arada dağılıp toparlanmışım. Bazen fikrimi değiştirmişim. Bazen insanları hayatımdan çıkarmışım. Bazen de kendimi onların hayatından çıkarmışım.

Bazı yanlış insanları tanımışım elbette.

İnsan sonuçta.

Fakat hayatın güzel tarafı, yanlış insanların insanı doğru insana hazırlaması değil; insanın sonunda yanlışla doğruyu ayırt edebilecek kadar kendini tanımasıymış.

Sonra biri çıkmış karşıma.

Beni kurtarmaya gelmemiş.

Çünkü kurtarılacak biri değilmişim.

Sadece yüklerimi benimle birlikte taşımış.

Ben konuşmadan anlamış, ben anlatmadan dinlemiş. Hayatımı küçültmeden bana yer açmış. Beni değiştirmeye çalışmadan yanımda kalmış. Sevilmenin bir mücadele olmadığını, insanın bazen sadece olduğu haliyle de çok sevilebildiğini öğretmiş.

Ve bu sevgi, büyük cümlelerle başlayıp büyük cümlelerle bitmemiş.

Bitmemiş zaten.

Bazı şeylerin en güzel tarafı budur.

Hayatımın ilerleyen yıllarında hâlâ öğreniyorum. Yeni şeyler okuyorum. Yeni insanlarla tanışıyorum. Yeni fikirler öğreniyorum. Yaşım ilerledikçe “Ben artık buyum” demek yerine “Acaba başka ne var?” diye bakıyorum.

Çünkü insanın kendini geliştirmesi biraz da kendisine duyduğu merak.

Ben kendime meraklı kalmışım.

Bedeni de unutmamışım bu arada.

Gençken yalnızca zihnimin peşinden koşup bedenimi evde bırakmamışım. Sağlığıma, uykuma, hareket etmeye, iyi beslenmeye, nefes almaya önem vermişim. Yaş aldıkça enerjim azalmamış; sadece onu nereye harcayacağımı daha iyi öğrenmişim.

Yetmiş yaşımda hâlâ yeni bir şey öğreniyormuşum.

Seksenimde hâlâ bir konuda fikrimi değiştirebiliyormuşum.

Yaşlanmışım ama hayattan emekli olmamışım.

Ve bir gün, benden yıllar sonra genç bir kadın çıkıp bir yerde şöyle bir şey söylüyormuş:

“Ben onun yaptıklarını görünce kendi hayatımın da başka türlü olabileceğini düşündüm.”

İşte o zaman anlıyorum.

Meğer insanın kendisi için kurduğu hayat, sadece kendisine ait değilmiş.

Birinin cesaretine dönüşüyormuş.

Bir başkasının ihtimaline.

Bir kız çocuğunun “Ben de yapabilirim” demesine.

Belki benim en büyük başarım bir yerlere gelmek değilmiş.

Birilerinin benim geldiğim yeri başlangıç noktası sanmasıymış.

Ben Nesibe’yim.

Bir ailenin ilk üniversitelisi.

Kendi çevresinin biraz aykırısı.

Bilimin peşinden giderken hayatı da ıskalamamış biri.

Ailesini çok sevip kendi yolunu yine de kendi çizen biri.

Otuzuna kadar asi olup otuzundan sonra asilerin neden öyle olduğunu anlamaya başlayan biri.

Yanlışlardan ders çıkarıp doğruların kıymetini bilen biri.

Çok sevilen.

Çok önemsenen.

Saygı duyulan.

Ama en önemlisi, kendisine de iyi davranmayı öğrenmiş biri.

Ve galiba bütün mesele buymuş.

Hayatın sonunda “Herkese kendimi kanıtladım” demek değil.

“İyi ki kendi hayatımı yaşamışım” diyebilmek.

Benim hayatım da tam olarak öyle olmuş.

Biraz bilim.

Biraz aile.

Biraz isyan.

Bolca merak.

İyi insanlar.

Çok sevgi.

Ve hiç bitmeyen bir öğrenme hali.

Fena bir hayat değilmiş.

Hatta gayet iyiymiş.

Nesibe usulü.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

İngilizce Konuşurken Ağzını Yay

Bir kültürü yok etmenin en kestirme yolu, önce onun dilini değersizleştirmektir. Çünkü kültür yalnızca yemek, kıyafet, müzik değildir; hafıza, mizah, atasözü, hikâye, hitap biçimi ve dünyayı tarif etme şeklidir. Bunların hepsi dille taşınır.

O yüzden bizdeki “İngilizceyi iyi konuşmak için ağzını biraz daha yay” meselesi bana sadece komik gelmiyor; biraz da düşündürüyor. Bir Türk İngilizce konuşunca Türk aksanı “kötü İngilizce”, Hintli kendi ağız yapısıyla konuşunca “Indian English” oluyor. Neden?

Üstelik araştırmalar Türkiye’de Amerikan ve İngiliz aksanlarının Türk aksanlı İngilizceden daha prestijli algılandığını, aksanın konuşanın eğitimli, zeki ve özgüvenli olup olmadığına dair yargıları etkileyebildiğini gösteriyor. Yani bazen “İngilizcen anlaşılmıyor” demiyoruz; “İngilizcen benim kafamdaki sosyal sınıfa benzemiyor” diyoruz.

Daha komiği, İngilizce kelimeleri Türkçe jargonuyla söyleyince dalga geçiyoruz. “Miting” komik, “meeting” havalı. “Prezentasyon” köylü, “presentation” profesyonel. Kelime aynı, anlam aynı. Değişen sadece ağzımız. Demek ki mesele telaffuzdan çok statü.

Dil öğrenmek başka, kendi dilinden utanmayı öğrenmek başka.

Elbette İngilizce öğrenelim. Çok iyi öğrenelim. Başka diller de öğrenelim. Ama başka bir dili öğrenirken kendi sesimizi neden terk edelim?

Hintli kendi ağız yapısıyla İngilizce konuşabiliyorsa Türk de konuşabilir. Çünkü İngilizce artık yalnızca İngilizlerin konuştuğu bir dil değil; dünyanın ortak dillerinden biri.

Ve kültür tam burada başlıyor: Kendi dilini küçümsememekte.

Çünkü bir topluma yıllarca “Senin konuşma biçimin yanlış, kaba, komik; doğrusu başkasınınki” derseniz, bir süre sonra insanlar yalnızca kelimelerini değil, kendi seslerini de değiştirmeye başlar.

Sonra bir gün diliniz hâlâ ortadadır ama insanlar onu konuşurken utanıyordur.

Kültürün yok oluşu bazen böyle sessiz başlar.

Önce kelimelerinden utanırsın.

Sonra sesinden.

Sonra kendinden.

7 Ağustos 2026 Cuma

Ruh İkizliği Saptaması


​Dünya üzerinde 8 milyardan fazla insan var ve ben genellikle otobüste yanıma oturan birinin kulaklığından taşan cızırtılı sese bile tahammül edemeyen biriyim. Sonra bir salı günü (ya da belki çarşamba, zaman algım o an sekteye uğradı), tamamen tesadüfen biriyle karşılaştım.
​Bilirsiniz; yeni biriyle tanıştığınızda o ilk 15 dakika süren, "Aaa sen de mi, ne tesadüf!" tiyatrosu vardır. Polite, mesafeli ve tamamen yapmacık. Biz o aşamayı yaklaşık 12 saniyede teğet geçtik. İki dakika içinde, normalde sadece kendime sakladığım tuhaf mizah anlayışımı ve hayatla ilgili absürt teorilerimi tereddütsüz masaya yatırmış durumdaydım. Karşımdaki kişi de bunu garipsemek yerine, kaldığı yerden artırarak devam ettirdi.
​O an anladım: Bazen yıllardır tanıdığınız insanlara anlatamadığınız şeyleri, beş dakika önce varlığından bile haberdar olmadığınız birine anlatırken bulursunuz kendinizi.
​İronik olan şu ki; hayatım boyunca "doğru insanları" bulmak için çabaladım, ortamlara girdim, kendimi açıklamaya çalıştım ve çoğunlukla yanlış anlaşıldım. Meğer tek yapmam gereken, hiç hesapta yokken biriyle çarpışmakmış. Evrenin zamanlaması gerçekten çok tuhaf bir şaka gibi: En çok aradığınızda kimseden ses çıkmaz, tam pes edip kendi kabuğunuza çekildiğinizde ise biri gelir ve sizinle aynı dilde susup aynı absürtlüklere güler.
​Şimdi durup bakıyorum; bu bir mucize mi, yoksa sadece doğru zamandaki doğru bir tesadüf mü? Açıkçası pek bir önemi yok. Çünkü bazen hayat, en plansız anlarda en mantıklı karşılaşmaları sunar insana. Ve evet, bir anda bu kadar iyi anlaşmış olmamız korkutucu derecede güzel.

12 Temmuz 2026 Pazar

KİŞİSEL İLK MAKALEM


​Bilim ve rasyonalite, evrenin işleyişini ampirik veriler, deneyler ve formüllerle açıklama çabasıdır. Bir laboratuvarda mikroskop başında olan, karmaşık veri setlerini analiz eden veya kuantum mekaniği üzerine kafa yoran bir bilim insanının, gökyüzündeki gezegen konumlarının insan karakterini etkilediğine inanması ilk bakışta entelektüel bir paradoks gibi görünebilir. Modern akademi, astrolojiyi uzun süredir bir "sözde bilim" (pseudoscience) olarak rafa kaldırmış durumdadır. Ancak bilim, "nasıl" sorusuna yanıt ararken; insan ruhu her zaman "neden" sorusunun ve anlamın peşindedir. Bir bilim insanı olarak burçlara ve astrolojinin rehberliğine inanmak, rasyonel düşünceyi terk etmek değil; evrenin matematiksel düzeni ile insanın içsel anlam arayışı arasında bütüncül bir köprü kurmaktır.
​Astrolojinin modern bilim dünyasında eleştirilme ve reddedilme nedeni, onun Newton fiziği kurallarıyla ve laboratuvar ortamında somut olarak kanıtlanamamasıdır. Bir bilim insanı olarak ben de astrolojinin deterministik bir fizik kanunu olduğunu veya yıldızların üzerimize doğrudan somut birer ışın göndererek kaderimizi çizdiğini iddia etmiyorum. Ancak astrolojiye bir "fal" veya batıl inanç olarak değil, ünlü psikiyatrist Carl Gustav Jung’un "arketipler" ve "eşzamanlılık" (synchronicity) teorilerinde bahsettiği gibi kadim bir semboller dili olarak yaklaşıyorum. Gezegenler ve burçlar, insanlığın binlerce yıldır kolektif bilinçaltında biriktirdiği karakter modelleridir. Doğum haritasını okumak, aslında insanın kendi içsel potansiyellerini, güçlü yönlerini ve gölgede kalmış kusurlarını analiz etmesi için muazzam bir psikolojik aynadır.
​Öte yandan, modern astrofizik bize her birimizin atomlarının yıldız tozlarından yapıldığını ve evrendeki her şeyin birbiriyle görünmez bağlarla bağlantılı olduğunu söyler. Kütleçekim yasası evrenin her köşesinde işler; Ay’ın çekim gücünün okyanuslardaki gelgitleri ve hatta canlı biyolojisini etkilediği bilimsel bir gerçektir. Bu bağlamda, makrokozmostaki (evrendeki) devasa ritimlerin ve döngülerin, mikrokozmosta (insanda) enerjisel veya psikolojik yansımaları olabileceği fikri, bütünüyle bilime aykırı bir dogma olarak görülmemelidir. Gerçek bir bilim insanı olmanın temel şartı dogmatik olmamak, her türlü olasılığa, örüntüye ve anlam bağına açık fikirli bir merakla yaklaşmaktır.
​Sonuç olarak, bilim ve astroloji birbirinin düşmanı değil, madalyonun iki farklı yüzüdür. Bilim bana dış dünyayı rasyonel, objektif ve şüpheci bir şekilde ölçmeyi öğretirken; astroloji iç dünyamı, sezgilerimi ve insan ilişkilerimi anlamlandırmama yardımcı oluyor. Biri bana evrenin nasıl çalıştığını gösterirken, diğeri bu büyük mekanizmanın içinde bir insan olarak benim nerede durduğumu fısıldıyor. Laboratuvardan çıktığımda gökyüzüne bakıp yıldızların rehberliğini hissetmek, bilimsel kimliğimi zayıflatmaz; aksine beni evrenle daha derin bir bağ kuran, daha katmanlı ve bütüncül bir düşünür haline getirir.

3 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Teşhisi

Yeni çağın en popüler hobisi: İnsan teşhisi.

İki cümle kuruyorsun.
"Manipülatör."

Sınır koyuyorsun.
"Narsist."

Canın sıkkın.
"Toksik."

Kimsenin aklına şu gelmiyor:
Belki de iletişim kurmayı henüz öğreniyordur.
Belki çocukluğundan getirdiği bir dili değiştirmeye çalışıyordur.
Belki ilk kez kendini doğru ifade etmeye uğraşıyordur.

İnsan, sabit bir karakter raporu değildir.

Hata yapar.
Fark eder.
Öğrenir.
Değişir.

Antropoloji bana en çok bunu öğretti:
İnsan davranışı tek cümleyle açıklanacak kadar basit değildir. Her davranışın bir geçmişi, her değişimin de bir ihtimali vardır.

Kısacası, herkes birbirine tanı koymaya bu kadar hevesliyken ben hâlâ merak etmeyi daha değerli buluyorum.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Gölgeden Kendi Işığına: Ruhumun Sessiz Devrimi


​Bazen hayat sizi en büyük hak edişlerin ortasında, en derin yalnızlıklarla sınar. Kendimi bildim bileli, hayatımdaki insanların dünyasında kocaman, vefalı köprüler kurarken, kendi kurduğum o yuvada bile bazen bir gölge gibi kalmanın, görünmez kılınmanın sessiz yorgunluğunu taşıdım. En sevdiklerimin hayatında bile bir kenarda sessizce, sabırla beklemekle sınandım. Başkasının hayatında hak ettiğim o "tek ve vazgeçilmez olma" duygusunu, o aidiyeti hep somut bir adımda, bir sözde, bir teklifte arayıp durdum.
​Ama bugün, o görünmezlik hissini yırtıp atmak için bu dünyanın gürültülü eylemlerine ihtiyacım olmadığını fark ediyorum. Popüler kültürün bize "kendine değer vermek" adı altında sunduğu o yapay paketlere, süslenip püslenerek sahte aynalarda değer aramaya hiç ihtiyacım yok. Ben o "normal" denilen kalıplara sığmak zorunda olan o kızlardan değilim, hiçbir zaman da olamadım.
​Benim şifam; o dikkate alınmama, bir köşede unutulma sızısını yine kendi içimde, seccademin başında, odamın o dingin sessizliğinde verdiğim o saf ve temiz "kendime onay" ile aşmakta saklı. Bir başkasının beni tam olarak görmesini, beni seçmesini beklemeyi gerçekten bıraktığım an, içimdeki o eski sızı hafifliyor. Bir başkasının bana bir taht sunmasını beklemeyi bırakıp, kendi içimdeki o sade krallığı ilan ediyorum.
​Çünkü biliyorum ve artık derinden hissediyorum: Ben bir kraliyet yıldızının altındayım; benim enerjim, gün geçtikçe pozitife evriliyor. Ben kendi huzurumu seçiyorum. Belki birden olmayacak ama ışıltım yayıldıkça yayılacak, evreni saracak.
​Bu yazı, birileri okusun ya da beni alkışlasın diye yazılmadı. Bu, dinlediğim o neşeli şarkıların şükür frekansında, sabahın o en saf saatinde kendi ruhuma fısıldadığım bir hakikat. Her şeyden az, hiçbir şeyden tam olmayan bu hayatın içinde; ben kendi doğallığımla, kimsenin bilmediği bu blogumla ve kalbimin o bozulmamış temizliğiyle en tam olanıyım. Işıltım dışarıdan bir onay veya bir bağlılık sözü beklemeyi tamamen bıraktığında, zaten kendi gökyüzünde parlamaya başlamış olacak.

11 Haziran 2026 Perşembe

MASKELERİNİZİ ÇIKARIN


Bazı insanlar kötülüklerini açık açık yapmaz. Hatta uzaktan bakınca oldukça iyi insanlar gibi görünürler. Arabulucudurlar, büyüklük taslarlar, herkesi bir arada tutmaya çalışırlar. Çay koyarlar, hal hatır sorarlar, gerektiğinde en doğru cümleyi de kurarlar. Dışarıdan bakınca insanın içinden, "Ne kadar düşünceli biri" demek gelir.
Sonra zaman geçer.

Ve insan bazı şeyleri olaylarla değil, tekrar eden davranışlarla anlamaya başlar.
Bir bakarsınız sizinle sorunu olan herkesle yakınlaşmışlar. Siz dışarıda kaldığınızda içeride olmuşlar. Siz yok sayıldığınızda görünür hâle gelmişler. Üstelik bunu yaparken elleri de tertemizdir. Çünkü ortada açık bir kötülük yoktur. Her şey mantıklı açıklamalarla süslenmiştir.
İnsan bazen bir davranışın nedenini yıllarca anlayamaz. Kötü niyet aramak istemez. Tesadüftür der. Yanlış anlamışımdır der. Kendini fazla önemsediğini düşünüp susar.

Sonra bir gün küçücük bir an gelir.
Belki bir fotoğraf, belki bir cümle, belki birkaç saniyelik bir görüntü...
Ve yıllardır çözemediğiniz denklem bir anda çözülür.

Bazı insanların derdi gerçekten barış sağlamak değildir. Merkezde kalmaktır. Her masada bulunmak, her hikâyede yer almak, herkes üzerinde söz sahibi olmaktır. Çünkü bazı insanlar için görünür olmak bir ihtiyaç değil, bir alışkanlıktır.

Bir de şu maskeleri çıkarın artık!

Herkes sizin ne kadar iyi, ne kadar fedakâr, ne kadar birleştirici olduğunuzu konuşurken, bir gün aynaya bakıp gerçekten ne yaptığınızı da düşünün.
Çünkü insan bazen dışarıda bırakıldığı için değil, bunun hiç olmamış gibi davranılması yüzünden kırılır. 
Bazı kalabalıklar vardır; içinde olduğunuz hâlde yalnız hissedersiniz. Kimse size açıkça kötü davranmaz belki ama yokluğunuzun fark edilmemesi bile başlı başına bir cevaptır.
En yorucu olan da budur zaten.
Çünkü insan açık bir düşmanla mücadele etmeyi bilir. Ama iyi niyet cümlelerinin arasına saklanmış rekabetle, gülümsemenin içine yerleştirilmiş üstünlük hissiyle ve sürekli erdem anlatırken başkalarının eksilmesinden mutlu olanlarla baş etmek kolay değildir.

Bazen insanı yaralayan şey düşmanlık değil, yakınlarının adaletli davranmamasıdır.

Maskeler düşünce geriye kim olduğumuz kalır.

1 Mayıs 2026 Cuma

1 Mayıs

Bugün 1 Mayıs.
Bazı işyerlerinde bayram,
bazılarında kelimesi bile yasak.

“Sendika” demek,
fazla yüksek sesle konuşmak gibi.

Kimse açıkça karşı çıkmaz,
ama herkes bilir sınırını.

Aynı masada yemek yiyenler,
aynı cümleyi kuramaz.

Çünkü bazı yerlerde emek,
ancak sessiz kaldığı sürece kabul edilir.

Ve en büyük yasak şudur:
Birlikte konuşmak.

16 Nisan 2026 Perşembe

Reels At Tavsiye Ver

Artık kimse doğrudan tavsiye vermiyor. Onun yerine bir video atıyor.
Bir “uzman” konuşuyor, altına da klasik cümle: “Bunu izle.”

İzliyoruz. Çok mantıklı. Çok doğru. Hayat değiştirir gibi!
Sonra videoyu atan kişiye bakıyorsun… Aynı hayat, aynı alışkanlıklar, aynı hikâye.

Bir de şu var; kimsenin ne yaşadığını tam olarak bilmiyorsun.
Belki o insanın zamanı henüz gelmedi, belki içinden geçiyor ama dışarıdan görünmüyor.
O yüzden bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl değil, sadece anlaşılmak.
Ama nedense dertleşmek yerine hemen çözüm sunmaya, akıl vermeye geçiyoruz.
Bunuda çağa uyarak reels atarak yapıyoruz.

Galiba yeni çağın tavsiye şekli bu:
Kendin yapmadan, yapan birinin videosunu göndermek.

Ama şöyle bir şey var, izlemekle yaşamak arasında küçük bir fark var.
Biri “bilmek”, diğeri gerçekten “anlamak”.

O yüzden bana video değil, hikâye lazım.
Kendi cümlen, kendi hatan, kendi deneyimin.

Çünkü en iyi tavsiye hâlâ aynı yerden çıkıyor:
Gerçekten yaşamış, dertleşmeyi anlamayı bilen birinin ağzından. Çözümü reelslerde değil durumun içinde çözen...

9 Nisan 2026 Perşembe

Dünün Yükü Değil

Geçmiş dediğin şey, kapıyı çalıp “Ben geldim” demiyor aslında. O zaten içeride oturuyor; bazen mutfakta çay koyuyor, bazen salonda eski albümleri karıştırıyor. Sen görmezden gelmeye çalıştıkça da öyle hafif bir öksürüyor: “Ben buradayım.”

Ama şöyle bir gerçek var: Geçmiş, dersini verip kenara çekilen bir öğretmen değil. Sınavı hâlâ hayat yapıyor. Üstelik kopya da yok, telafi de biraz zor. O yüzden insanın aklına şu geliyor: “Madem sınav devam ediyor, bari geçmişle kavga etmeyelim.” Çünkü küs olduğun bir şey, seni bırakmıyor.

Bir de şu var; geçmiş dediğin şey sadece hatalar değil. Sanki hep yanlış kararlar, saçma anılar, “ya ben bunu niye yaptım”lar… Hayır. Geçmiş aynı zamanda seni sen yapan bütün o küçük detaylar. Mesela aileden gelen alışkanlıklar, eski fotoğraflardaki garip kıyafetler, tuhaf ama samimi hikâyeler.

Bazen yokluk öyle büyük bir anla gelmiyor insana. Gürültülü değil, sessiz oluyor. Mesela birinin artık olmadığını ilk başta tam anlayamazsın. Ama bir gün gözün bir yere takılır; gelişigüzel bırakılmış bir hırka, sanki birazdan gelip alacakmış gibi duran bir eşya… İşte o an bir şey içine çöker. Yokluğun kendisi değil de, geride kalan o küçük detay, daha ağır gelir. Geçmiş de biraz böyle; büyük olaylardan çok, içimize oturan o küçük izlerle bizimle kalır.

İnsan bazen utanıyor. “Ya biz böyle miydik?” diye. Halbuki o “böyleydik” dediğin şey, aslında bugünkü halinin temel taşı. Onu inkâr etmek, kendi hikâyenin bir sayfasını yırtmak gibi. Kitap incelmiyor, sadece anlam kaybediyor.

Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Geçmişle gurur duymak zorunda değilsin ama ondan utanmak da gereksiz. Çünkü o senin başlangıç noktan. Herkesin başlangıcı biraz dağınık, biraz eski moda, biraz da komik zaten.

En güzeli şu galiba: Geçmişi sırtında taşımak yerine, yanına almak. Arada dönüp bakmak, “iyi ki buradan gelmişim” diyebilmek. Çünkü insan geldiği yeri kabullendiğinde, gideceği yer biraz daha netleşiyor.

Geçmiş Geçmemiş


Geçmiş, çoğu zaman kapandığını sandığımız bir defter gibidir. Sayfalarını çevirdiğimizi, dersini aldığımızı düşünürüz. Oysa hayat, o defteri tamamen rafa kaldırmamıza izin vermez. Çünkü geçmiş sadece yaşanıp biten bir zaman dilimi değil; bugünü şekillendiren, yarına yön veren bir öğretmendir.

İnsan, yaptığı hatalardan ders çıkardığını sandığı anlarda bile benzer sınavlarla karşılaşır. Farklı kişiler, farklı olaylar ama aynı duygular… İşte o an anlarız ki geçmiş aslında gitmemiştir; sadece biçim değiştirmiştir. Hayatın karşımıza çıkardığı bu tekrarlar, öğrenip öğrenmediğimizi ölçen sessiz sınavlardır.

Kaçtığımız, yüzleşmek istemediğimiz ne varsa bir gün başka bir kılıkla yeniden çıkar karşımıza. Çünkü gerçek öğrenme, sadece fark etmekle değil; davranış değiştirmekle mümkündür. Geçmişin verdiği dersler ancak bugünde uygulandığında anlam kazanır.

Bu yüzden geçmişi unutmaya çalışmak yerine onu anlamak gerekir. Çünkü hayat, aynı soruyu farklı şekillerde sormaya devam eder. Ve biz doğru cevabı verene kadar o sınav bitmez.

3 Nisan 2026 Cuma

Ailurofobi: Ben Kedi Düşmanı Değilim, Sadece Korkuyorum

Bazı insanlar sabah kalkar kalkmaz kahvesini düşünür, bazıları günü planlar… Ben kapıyı açmadan önce "Acaba bugün apartman girişinde kaç kedi var?"diye düşünüyorum. Evet, hayatlar farklı.

Şimdi baştan anlaşalım: Kedilerle derdim yok. Kedilerle ilişkim yok. Çünkü ben korkuyorum. Bildiğin, bayağı, dümdüz korku. Hani siz “Aaa bir şey yapmaz kiiii” diye uzatırken ben içimden küçük çaplı bir hayat muhasebesi yapıyorum.

Ama gel gör ki memlekette şöyle bir hava var: Kediden korkuyorsan ya kalpsizsin ya potansiyel kötü bir insansın. Bir tık daha ileri gidersen, sanki gizli gizli suç işleyecekmişsin gibi bakılıyor. 

Arkadaşlar… Ben sadece korkuyorum. Korku bu. Hobi değil, tercih hiç değil.

Kedi beslemeyi seven komşularım sayesinde kapımın önünde on tane kedi bekliyor. Ben de kapıda bekliyorum. İçeri girmek için. Çünkü o kalabalığı yarıp geçmek benim için “Haydi bakalım Survivor başlasın” gibi bir şey. Siz video çekip “Ay ne tatlılar” diyorsunuz, ben aynı sahnede terliyorum.

Besleyin, tabii ki besleyin ama bunun mesafesini ayarlamanız gerekmez mi? En az kedilerin refahı kadar insanların refahını da düşünerek?

Bir de şu var: Sürekli “Kedilere yardım ediyorum, onları düşünüyorum” diyen bir kesim var. Harika gerçekten. 
Ama aynı hassasiyet, kediden korkan insana gelince bir anda yok oluyor. O zaman ne oluyor? "Abartma ya."
Abartmıyorum. Bu benim gerçekliğim.

"Kedimi istemiyorsan gelme" bakış açısı var mesela. E gelmiyorum zaten. Çünkü korkuyorum. Ama bu, seni sevmiyorum demek değil. Bu, kedinle rekabet ettiğim anlamına da gelmiyor. Bu sadece benim sınırım.

Kedi tüyünden rahatsız olan var, kokudan rahatsız olan var, çocukken kötü bir deneyim yaşamış olan var… Herkesin hikâyesi var. Ama bizde hikâyeler değil, sloganlar konuşuyor: “Kedilerden korkan insan sevmiyordur.” Yok öyle bir şey!

Bir de şu ‘alışırsın’ ısrarı var… Alışamıyorum. Hatta inanır mısınız gizli gizli alışmaya çok çalıştım sırf dışlanmamak ve suçlu gibi görülmemek için ama olmuyor. Korkumu küçümseyip üstüme gelmeniz, beni düzeltmiyor; sadece daha çok geriyor. İyi niyetle yaptığınızı biliyorum ama iyi niyet bazen en yorucu baskı şekli olabiliyor.

Empati tek taraflı çalışınca adı empati olmuyor.

Bir de şu psikolojik analiz meselesi var… ‘Kediden korkuyorsan baskın karakterlisindir’ falan. Yok öyle bir şey. Belki de benim zihnimde o kedi, saldıran bir kurt gibi yer etti. Travma dediğin şey mantıkla çalışmıyor zaten. Beni çözmeye çalışacağınıza, korkuma saygı duyun.

Kolektif yaşam dediğimiz şey, sadece hayvan sevgisiyle olmuyor. İnsanların korkularına da yer açmak gerekiyor. Ben senin kedine saygı duyuyorum. Sen de benim korkuma duy.

Ben kedi düşmanı değilim. Ben korkan bir insanım. Ve korkmak, insan olmanın en eski, en temel özelliklerinden biri. Beni düzeltmeye çalışmayın. Kediye gösterdiğiniz anlayışın birazı bana da yeter!

29 Mart 2026 Pazar

Şekersiz (1)

Şekersiz 1. Gün

Bugün itibariyle hayatımdan şekeri çıkarıyorum. Evet, iddialı bir giriş oldu ama bir yerden başlamak lazım. Zaten bu benim ilk denemem değil. Daha önce de gaza gelip başlamış, bir süre gayet güzel götürmüş, sonra bir bakmışım “bir lokmadan bir şey olmaz” diyerek eski düzenime dönmüşüm. Klasik.

Bu sefer fark şu: 35 yaşındayım ve olaya daha bilinçli yaklaşıyorum. Bir de üstüne Azra Kohen okudum. Aeden’den sonra insan bir “ben ne yapıyorum ya?” diye kendine bakıyor. Ben de baktım ve dedim ki: şekerle olan bu gereksiz ilişkiyi bitiriyoruz.

Sabah gayet güzel başladım. Yumurta, peynir falan… Zaten ekmekle çok aram yoktu, o yüzden o kısım hiç zorlamadı. Hatta “insanlar buna nasıl bağımlı oluyor?” diye hafif bir üstten bakış bile attım, yalan yok.

Gün içinde bir noktada muz yedim. Masum sandım. Meğer onu da öyle “canım istedi yiyeyim” diye değil, daha dikkatli tüketmek gerekiyormuş. Öğreniyorum, gelişiyorum.

Makarnaya gelince… Ben “makarnadan asla vazgeçemem” diyen bir insandım. Daha ilk günden bırakmadım tabii ama artık onun da öyle her canım istediğinde hayatıma giremeyeceğini kabulleniyorum. Aramızda mesafe koyuyoruz.

Bir de şu var: Laktoz intoleransım olduğu için paketli gıdalarla zaten çok içli dışlı değildim. O yüzden “şekerli abur cuburu bırakma” kısmı beklediğimden kolay oldu. Yani hayat bazen bazı zorlukları önceden çözüp önüne koyabiliyormuş, teşekkürler sindirim sistemi.

Günün özeti: Zor muydu? Çok değil. Alışkanlıklar kafamı kurcaladı mı? Evet. Ama bu sefer daha farkındayım.

Ve şunu da hissediyorum: Bu süreçte küçük küçük “uyumsuz” göründüğüm anlar olacak. “Hadi bir şey olmaz ye” diyenler, “abartıyorsun” bakışları… Ama galiba mesele sadece şekeri bırakmak değil. Kendi kararlarıma sahip çıkmayı, gerektiğinde “hayır” diyebilmeyi de öğreniyorum.

Kendime not: Bu bir “yasaklar listesi” değil, bir denge kurma süreci. Panik yok. Devam.

Neso...

26 Mart 2026 Perşembe

Algoritmik Hayatlar

Artık herkesin cebinde bir “yarım psikologluk” var. Reels açıyorsun, 30 saniyede insan çözülüyor: “Bu kesin narsist”, "ben var ya DEHB’ymişim.”, “bu da net depresif.” Tanılar hızlı, özgüven yüksek, bilgi… eh, o biraz kırpılmış.

Antropoloji okuyan biri olarak şunu söyleyeyim: İnsan dediğin şey 15 saniyelik video ile anlaşılmaz. Kültür, bağlam, geçmiş, ilişki… Bunlar olmadan yaptığın şey analiz değil, tahmin bile değil, düpedüz etiket yapıştırmak. Ama yeni alışkanlık şu: Anlamaya çalışmak yok, sınıflandırıp geçmek var.

Sosyoloji tarafı da daha komik. Eskiden insanlar mahallede birbirini gözlemlerdi, şimdi algoritmanın gösterdiği üç videoyla insan sarrafı kesiliyor. Üstelik bir derdini anlatıyorsun, karşındaki kendi fikrini söylemiyor; “bir psikolog demişti” diye başlıyor. Hangi psikolog? Nerede demiş? Belli değil. Ama ton net: Kendinden emin.

Burada küçük bir hatırlatma yapmak lazım: Bilmek başka, biliyormuş gibi yapmak başka. Yarı bilgi, tam cehaletten daha risklidir. Çünkü cahil susar, yarı bilen konuşur. Hem de uzun uzun.

(İlber Baba'ya selam olsun!)

Bir de üretim meselesi var. Sürekli izleyen ama neredeyse hiç üretmeyen bir kitle. Düşünce üretmiyor, sadece gördüğünü tekrar ediyor. Kendi fikri yok ama her konuda yorumu var. Bu da yeni bir insan tipi: Tüketerek bilen, ama aslında bilmeyen.

Kısacası mesele reels değil. Mesele, o reels’i gerçek sanmak. İnsan karmaşık bir şeydir, algoritma kadar basit değil. Bunu unutunca da herkes birbirine teşhis koyan ama kimseyi gerçekten anlamayan bir topluma dönüyoruz.

Çünkü artık kimse anlamıyor, herkes teşhis koyuyor.

Neso...

7 Mart 2026 Cumartesi

Elektrik Kesilse

Bir sabah uyandık ve elektrik yoktu. Ama öyle iki saatlik kesinti falan değil. Bildiğin tamamen yok. Dünya fişten çekilmiş gibi.

İlk panik tabii ki telefona sarılmak oldu. Ama telefon dediğin şey aslında küçük bir siyah taşmış meğer. Ne ışığı var ne sesi. Parmaklarımız yıllardır kaydırmaya alışmış, ama ortada kaydırılacak hiçbir şey yok. İnsan ilk kez baş parmağının hayatındaki gerçek rolünü sorguluyor. Meğer bütün medeniyetimizi baş parmakla yönetiyormuşuz.

Kahve makinesi çalışmadı. Su ısıtıcısı çalışmadı. Kahve içemeyen insanlar birbirine boş boş bakıyor. Birisi “Su kaynatmak için ateş yakılırdı galiba” dedi. Ama kimse ateşi nasıl yakacağını bilmiyor. Çakmak var ama o da bitmiş. Kibrit bulan biri kahraman gibi karşılandı. Adamın etrafında küçük bir kalabalık oluştu, sanki ateşi yeni icat etmiş gibi.

Evlerde robot süpürgeler köşede utangaç bir kaplumbağa gibi duruyor. Sahipleri ilk kez gerçek süpürgeyi eline aldı. Beş dakika sonra herkes belini tutuyor. Çünkü meğer yıllardır yere eğilme kasımız da unutulmuş.

En büyük sessizlik ise iş dünyasında oldu.

Yazılımcılar sabah işe gitmek için hazırlanıyor ama ortada bilgisayar yok. Kod yazacak ekran yok. Bir yazılımcı eline kalem aldı ve bir süre boş kağıda baktı. Sonra “Ben bunu GitHub’a nasıl yükleyeceğim?” diye sordu.

Call center çalışanları ise daha da garip durumda. Çünkü telefon diye bir şey kalmamış. Adam refleksle “İyi günler ben size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sesleniyor ama karşısında sadece komşusu var. Komşu da odun kırmaya çalışıyor.

Influencer’lar ayrı bir trajedi. Birisi kahvaltısını fotoğraflamaya çalıştı ama kimseye gösteremiyor. İlk kez kahvaltıyı gerçekten yemek zorunda kaldı.

Şehirde bir anda yeni meslekler doğdu.

Ateş yakabilen adam zengin oldu.
Odun kesebilen adam CEO gibi saygı görüyor.
Tencere tamir eden biri mahallede danışmanlık veriyor.

Bir tane yaşlı amca vardı. Sessiz sakin bahçede çalışıyordu. İnsanlar ona gidip “Domates nasıl yetişiyor?” diye soruyor. Amca hayatında ilk kez TED konuşması yapar gibi anlatıyor.

En tuhaf olanı ise şu:
Yıllarca teknolojiyi ilerleme sandık ama meğer bazı kaslarımızı, bazı becerilerimizi ve biraz da aklımızı emanet bırakmışız.

Elektrik gidince karanlık sadece evlere değil, biraz da becerilerimize çöktü.

Ama iyi tarafı da var.

İnsanlar ilk kez birbirine bakarak konuşmaya başladı.
Şarj kablosu aramak yerine odun arıyorlar.
Ve garip bir şekilde…

Dünya biraz daha yavaş ama biraz daha gerçek dönüyor.

6 Mart 2026 Cuma

Psikolog musun?

Bir insan bazen bulunduğu yerde görünmez hâle gelebilir. Söyledikleri duyulmaz, yaptıkları fark edilmez, emeği sessizce arka plana itilir. Günler ilerledikçe omuzlarına görünmeyen bir ağırlık biner. Sabah işe giderken içinde küçük bir düğüm oluşur; nedeni tam olarak tarif edilemez ama hissi nettir.
Zamanla konuşurken daha az kelime seçer, yanlış anlaşılmamak için daha dikkatli davranır. Yaptığı her işi birkaç kez kontrol eder. Hata yapmamak için değil, varlığını kanıtlamak için. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey suçlanmamak değil, görülmektir.
Böyle durumlarda kişi kimseyi hedef almaz. Sadece içinde taşıdığı yorgunluğu anlamlandırmaya çalışır. “Belki de ben abartıyorum” diye düşünür, sonra yine aynı sessiz ağırlıkla karşılaşır. Günler birbirine benzer; gülümsemeler biraz daha kısa, suskunluklar biraz daha uzun olur.
Yine de insanın içinde küçük bir direnç kalır. Çünkü herkes saygı görmeyi, emeğinin değer bulmasını ve huzurlu bir ortamda var olmayı hak eder. Bir gün bu ağırlığın kalkacağına dair umut da tam orada, sessizce durur.

Gece Mesaisi

Bıktığım günleri özledim. Özleyeceğim günlerden bıkıyorum. Koşuyorum, koşuyorum ama bir türlü yetişemiyorum. Sanki önümde sürekli uzaklaşan bir şey var; ne olduğunu tam bilmiyorum ama peşinden gitmeyi bırakınca da eksik hissediyorum. Durursam geride kalacakmışım gibi geliyor, o yüzden nefesim kesilse de koşmaya devam ediyorum.
Bazen düşünüyorum; eskiden şikâyet ettiğim günler aslında daha sade, daha yavaş günlermiş. O zamanlar sıkıldığımı sanıyordum. Şimdi o sıkıntının içinde bile bir huzur olduğunu fark ediyorum. Şimdi ise her şey acele, her şey yetişmesi gereken bir şey gibi.
İçimde bir ses “her şey iyi olacak” diyor. Ona inanmak istiyorum ama sabrım kısa sürüyor. En küçük olumsuzlukta kırılıyorum. Bir an iyi hissediyorum, sonra hemen dağılıyorum. Sanki kalbim sürekli ince bir cam gibi; dokunulmasa bile çatlayacak gibi duruyor.
Belki de yorulduğumu kabul etmem gerekiyor. Her şeye yetişmek zorunda olmadığımı, bazı şeylerin benden önce ya da sonra olabileceğini kabullenmem gerekiyor. Ama bunu bilmek başka, gerçekten içimde hissedebilmek başka. Şimdilik sadece koştuğumu biliyorum. Ve bazen durup geriye bakınca, aslında nereye yetişmeye çalıştığımı bile tam hatırlamadığımı fark ediyorum.

8 Mart ve Tavris ve Staines

Bugün kimseyi yargılamak için değil Carol Tavris'ten ilham alarak, içselleştirilmiş kalıpları sorgulamak için yazıyorum.

8 Mart, yalnızca sembolik bir gün değil, sanayi döneminde görünmez kılınan kadın emeğinin kamusal alana taşınmasının hafızasıdır. International Women's Day, emek, eşitlik ve kolektif bilinç mücadelesinin adıdır.

Bu yüzden bugün, hemcinsini bastırarak güç devşirmeyen, içselleştirilmiş rekabeti yeniden üretmeyen, Kraliçe Arı Sendromuna kapılmayan kadına kutlu olsun.

Stratejik manipülasyonla ahlaki üstünlük kurmayan, zorbalığı meşrulaştırmayan kadına kutlu olsun.

Cinsiyet kimliğini tahakküm aracına dönüştürmeyen, eşitliği ilke olarak taşıyan kadına kutlu olsun.

İlişkilerini güç alanına çevirmeyen, partnerini kendi hırsı uğruna kardeşine karşı konumlandırmayan kadına kutlu olsun. Çünkü aile, rekabet alanı değil emanet alanıdır.

Toplumsal roller arasında hiyerarşi kurmayan, anneliği ya da kariyeri bir üstünlük ölçüsüne dönüştürmeyen kadına kutlu olsun.

Başarıya yürürken başka bir kadının omzuna basmayan kadına kutlu olsun. Cam tavanı kırmaya çalışırken, bir başkasını aşağı itmenin özgürlük olmadığını bilen kadına kutlu olsun.

Çünkü tarih gösteriyor ki hak mücadelesi, içeride yeni tahakküm biçimleri üretirse dönüşüm değil yalnızca rol değişimi olur.

Bugün; gücünü bastırarak değil büyüterek gösteren, başka bir kadının elinden tutabilen kadına kutlu olsun.

Neso...


B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...