Kasabanın en sert adamı olarak bilinen Vakkas, gençliğinden itibaren adını hem korkuyla hem de saygıyla duyurmuştu. Gözü kara, dediği dedik bir adamdı. Kimse ona karşı gelmeye cesaret edemezdi. Onun öfkesi kasırga gibiydi; geldiğinde önüne ne çıkarsa yıkar, geçerdi. Zengin sayılmazdı ama sahip olduğu her şeyi bileğinin gücüyle kazanmıştı. Ancak, hayatın ona verdiği en büyük sınavın ne yumruklarla ne de kavgalarla aşılabileceğini bilmiyordu.
Vakkas, ailesine düşkün bir adamdı ama evlendiği kadın Hatice, bambaşka bir dünyadan geliyordu. Şımarık, istediğini yaptıran, rahatına düşkün bir kadındı. İlk zamanlar Vakkas, onun bu hallerine göz yummuştu. Ama yıllar geçtikçe, aralarındaki uçurum büyüdü. Bir de üstüne üstlük, Vakkas'ın içinde yıllarca bir yara gibi büyüyen bir eksiklik vardı: Oğlu olmamıştı. Dört kızı olmuştu ama bir erkek evlat sahibi olamamıştı. Onun gözünde bir adam, soyunu sürdüren bir oğlan çocuğuyla tamamlanırdı. Ama hayat ona bu dileğini vermemişti.
Zaman geçtikçe bu eksiklik Vakkas'ın içinde bir öfkeye, bir takıntıya dönüştü. Kızlarını severdi ama hep bir burukluk içinde. Onları küçümsemezdi ama onların bir erkek çocuk kadar kıymetli olmadığını düşünürdü. Hatice'nin da bu duruma önemsiz yaklaşımı, durumu daha da kötüleştirdi. Evde huzur azaldı, kavgalar arttı. Zamanla Vakkas içine kapanmaya, sessizleşmeye başladı.
Derken bir gün, Vakkas yatağından kalkamaz oldu. Felç geçirmişti. O güçlü, belalı adam artık elini kaldıracak durumda bile değildi. Bir zamanlar korku salan, sesiyle titreyenleri susturan Vakkas, şimdi konuşamaz, yürüyemez olmuştu. Yıllarca mücadeleyle kazandığı her şey, bir anda ellerinden kayıp gitmişti. Ama en acısı, onun bu hâline karşın Hatice'nin rahat tavırlarıydı. Artık ona muhtaç olan Vakkas'a acımıyor, ona gerektiği gibi bakmıyor, hatta bazen alay bile ediyordu. Kızları da korkularından pek yaklaşamıyorlardı. Bir zamanlar korkuyla baktıkları babaları, şimdi çaresizce onların gözlerinin içine bakıyordu.
Birkaç ay böyle sürdü. Vakkas, içindeki öfkeyle, pişmanlıklarla, kırgınlıklarla yatağa mahkûm bir hayat sürdü. Ve sonunda bir gece, herkesin uyuduğu bir vakitte, sessizce son nefesini verdi. Kasabanın en belalı adamı, tüm gücünü ve kudretini yitirmiş hâlde, bir yatağın köşesinde hayata veda etti.
Ama arkasında bıraktığı hikâye, kasabada dilden dile anlatılmaya devam etti. İnsanlar onu hâlâ hatırlıyor, onun ismini duyduklarında içlerini bir ürperti kaplıyordu. Fakat kimse, onun son zamanlarında yaşadığı sessiz pişmanlığı bilmiyordu. Bir zamanlar oğul özlemiyle yanıp tutuşan adamın, en sonunda yanında kimsenin kalmamış olmasının verdiği acıyla gözlerini kapattığını da…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder