20 Şubat 2025 Perşembe

Nehir ve Ece

Nehir, son zamanlarda içinde bulunduğu duygusal karmaşayı kimseye açıklayamıyordu. Anlatmak istediği her şeyi Ece’ye açmaya karar verdi, çünkü Ece’yi en güvendiği insan olarak görüyordu. Ama Ece'nin tavırları, Nehir’in beklediğinden farklıydı.

Nehir, bir akşam Ece’ye telefon açtı. “Ece, sana anlatmam gereken bir şey var. Son zamanlarda çok zorlanıyorum,” dedi. Ece, telefonu açarken duyduğu tondan şüphelenmişti. “Hadi ama, Nehir. Ne var ki? Bir çok kez söyledim, her şeyin üstesinden gelebiliriz,” dedi, sanki Nehir’in yaşadığı duygular ciddiye alınmayacak kadar basitti.

Nehir, Ece'nin o anki tavrına anlam veremedi. “Ama Ece, bu sefer her şey farklı. Gerçekten kendimi yalnız hissediyorum, bir şeyler değişti ve ben de değişiyorum,” dedi.

Ece, bir süre sessiz kaldı, sonra “Yalnız hissediyorsan, hep birlikte zaman geçirebiliriz. Ama bunun altında başka bir şey var gibi geliyor. Hadi, dürüst ol. Nehir, bazen çok duygusal oluyorsun. Bunu aşmalısın, insanlar seni yanlış anlıyor,” diye ekledi.

Nehir, içindeki birikmiş hislerle biraz daha hırslanarak, “Ama ben de insanım, Ece! Herkesin duygularını anlamasını beklemek kadar kötü bir şey yok. Bunu ben de sana anlatmaya çalıştım, ama hep geçiştiriyorsun!” diye yanıtladı.

Ece, bir an için pişmanlık hissetmiş gibi göründü. Ama sonrasında, “Bunu hep böyle yapıyorsun, Nehir. Seninle gerçekten dürüst olamıyorum. Her defasında duygusal çıkarımlar yapıyorsun ve bunları hep ciddiye alıyoruz,” dedi.

Nehir, yaşadığı hayal kırıklığını içinde daha da derin hissediyordu. Ece’yle olan bu ilişki, bir yanda ona yakın olan biriyle bağ kurmak isterken, diğer yanda karşısına çıkıyordu; sürekli olarak yargılayıp, içini daha fazla daraltıyordu. İçindeki karmaşa büyüdükçe, Ece’nin söyledikleri daha da sertleşiyordu.

Nehir, bir süre sonra Ece’ye daha az şey anlatmaya başladı. Ama bu sefer sadece duygusal değil, fiziksel de bir mesafe oluşmuştu aralarında. O an Nehir, kendini yalnız hissetse de, belki de Ece’yi kaybetmek, ona gerçekten ihtiyacı olduğu kadar yakın olamamaktan daha iyiydi.


Mobbing



Şimal, bir fabrikada çalışan, işine sadık, sabırlı bir kadındı. Her gün, tıpkı diğer mesai arkadaşları gibi, uzun saatler boyunca üretim hattında çalışıyor, işiyle ilgileniyordu. Ancak son birkaç aydır, bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Şimal, her zamankinden daha fazla yalnızlaşmaya, dışlanmaya, iş yerinde baskı altında hissetmeye başlamıştı.

Yeni atanan şefi, ona karşı sürekli bir soğukluk ve eleştiri sergiliyordu. Şimal ne kadar işine odaklansa da, şefin gözünde sanki her şey yanlış gidiyordu. Yapmaya çalıştığı her işin bir eksik yönü bulunuyor, söyledikleri her şey küçümseniyor, her adımı izleniyordu. "Bunu nasıl başaramazsın? Herkes yapabiliyor!" gibi sözler, Şimal’in ruhunu yavaşça çürütüyordu. Ancak en büyük sorun, bu tacizlerin hiçbirini ispatlayamıyor, sürekli olarak "Yanlış anlamışsındır" cevabını alıyordu.

İş yerinde her şey yolunda görünse de, Şimal’in içindeki huzursuzluk her geçen gün daha da artıyordu. Küçük, dikkatli bir şekilde verilen eleştiriler zamanla büyük bir psikolojik baskıya dönüşüyordu. Şimal, bunları kimseyle paylaşamıyordu; çünkü kimse ona inanmayacak, yalnızca "İşini doğru yapmalısın" diyecek gibiydi.

Bir gün, şefinin ona karşı verdiği ağır eleştiriler, Şimal’in dayanma sınırını tamamen zorladı. İçinde birikmiş tüm öfkeyi bastırarak ağlamaya başladı. Ama kimse durumu fark etmedi, kimse durumu ciddiye almadı. Bir kez daha yalnız hissediyordu.

Ve böylece, her geçen gün biraz daha silikleşiyor, kimseye anlatamadığı bir şekilde yalnızlaşarak işine devam ediyordu. Mobbing, yavaş yavaş onu daha da güçsüzleştiriyor, belki de doğruyu bulamayacağı bir noktaya gelmesine neden oluyordu. Şimal, işini kaybetmeden önce bir çözüm bulmak zorundaydı ama buna nasıl ulaşacağını hiç bilemiyordu.

Bir gün, cesaretini toplayıp bir arkadaşına durumu anlatmaya karar verdi. Ama o arkadaşının verdiği tavsiye, her şeyin daha da kararmasına sebep oldu. "Bunu ispatlamak imkansız. Kimse senin tarafında durmaz, en iyisi yeni bir iş bulman" demişti. O anda, Şimal tüm gücünü kaybetmişti. İş yerinde kendisini yalnız hissediyor, kimse onun yanında değildi.

Şimal’in hikayesinin en zor yanı, yaşadığı zorlukları kimseyle paylaşamamasıydı. Ancak bir gün, tüm bu baskıların anlamını bir şekilde bulacağına inanıyordu. Ama şimdilik, yalnızca susuyordu.

Hayatın Gizli Çekişmesi


Kader, yaşamının çoğunu geçmişine yüklediği acı ve suçlamalarla geçirmişti. Annesi, babası, geçmişindeki herkes, Kader’e göre hayatındaki mutsuzluğun, eksikliklerin sorumlularıdır. Bu suçlulukları her fırsatta dile getirmekten geri durmazdı. Annesi ne kadar fedakar olursa olsun, Kader onu bir türlü affedememişti. Babası, evdeki huzuru sağlayamamış, her şeyin temeli sarsılmıştı. Kader, yıllarca bunların altını çizdi, üstüne her gün yeni bir katman ekledi.

Bir yanda, Kader’in evlatları vardı. Kendi çocukları, ona dair sevgiyle dolu, ama aynı zamanda birer araç haline gelmişti. Onların gözlerinde gördüğü saf sevgiyi ve minnettarlığı kullanarak, onlardan beklediği her şeyi alıyordu. Çocuklarını bazen sevgiyle sarıp sarmalarken, bazen de onlar üzerinden, kendi hayal kırıklıklarını daha derinlere gömmek için baskı uyguluyordu. Kendi karanlık tarafını, çocuklarının küçücük yüreklerinde yerleştirmeye çalışıyordu.

Ama asıl çelişki, kocasıyla olan ilişkisiyle başlıyordu. Kader, kocasının hayatta bir işe yaramadığını her fırsatta dile getiriyor, onun başarısızlıklarına katlanamıyordu. Ama buna rağmen, ona bağımlı bir şekilde yanından ayrılmıyordu. Kocasını terk etmek, Kader’in egosuna ağır gelirdi. Kocasının varlığı, ona hem bir tür yük, hem de kendini daha üstün hissetmesini sağlayan bir zırh gibiydi. Kocasını sevmediği zamanlarda, onu küçümserken bile, yanında olmasına gereksinim duyuyordu. Kader, onunla birlikte olmak zorunda hissetse de, onun başarısızlıklarını gizlice sahipleniyor, kocasını bir yandan sömürüyordu.

Kader’in yaşamı bir çeşit alışılagelmiş döngüydü. Ne geçmişi ne de geleceğiyle barışabilmişti. Geçmişi suçlulukla şekillenmiş, geleceği belirsizlikle doluydu. Kendi içindeki boşlukları, çevresindeki insanları suçlayarak doldurmaya çalıştı. Annesi, babası, kocası, çocukları... Her biri, Kader’in yaşamındaki taşlar gibi yerli yerine oturmuştu, fakat hiçbir şeyin ona gerçekten mutluluk getiremediğini fark etmiyordu.

Ve Kader’in hikayesi bir gün, yine yalnız, içindeki kırıklarla kalakalmış bir şekilde devam etti. Gerçek huzuru, bir türlü bulamadı.

Manifesto


Dünya dönerken bir yanda ben,
Kendime soruyorum, "Hedefim ne?"
Yükseklerde uçan hayallerim var,
Ama bazen çarpıp düşerim, ahh!

Bir idealim var, çok ama çok büyük,
Yalnızca "mutluluk" dedikleri küçük şey.
Ama ya dağlar çok yüksekse,
Ya da ben kısa boyluysam?

İsteklerim var, ellerim titrer,
"Başarı" diye bir şey var mı acaba?
Yavaşça yürürken, gözlerimde umut,
Yine de bazen kaybolurum, bu işte bir tutarsızlık var!

Ruhum bir manifestoya benzer,
Ama biraz daha karmaşık ve renkli,
Hedefe varana kadar belki kırılır,
Ama tutkunun peşinden hep giderim.

İstemek kolay, başarmak zor,
Ama hayallerimle savrulurum her an.
Siz de benim gibi bir şeyler arıyorsunuz,
Hadi gelin, biraz gülüp gidelim bu yolda!

Arayış



Neden bu kadar dertliyim, ben de bilmiyorum,
Bir dakika mutlu olsam, hemen “neden?” diyorum.
Hayat dedikleri şey, nedir ki tam olarak?
Bazen derin bir deniz, bazen de bir çorap.

Bir kahve içiyorum, bir kitap okurum,
“Yaşamın anlamı” diye düşünüp dururum.
Kendi içimde kaybolurum, sonra birden,
“Anlam var mı?” diye sorarım, herkesin içinde.

Bazen hayat şaka gibi, bazen de dram,
Bir gün var, bir gün yok, bu neyin nesi? Tamam!
Ama belki de huzur budur, kim bilir?
En iyisi, biraz dondurma alıp oturmak, şüphe yok.

Bir adım atsam belki, anlam gelir mi?
Yoksa anlam peşinden koşarken, kendim kaybolur muyum, kim bilir?
Ama yine de deniyorum, bazen gülüyorum,
Anlam bulamasam da, kendimi buluyorum.

Yabancı Ev


Küçük bir şehirde doğup büyümüştü. Sokakları tanıdıktı, insanları tanıdıktı, kuralları belliydi. Bir kız çocuğu sessiz olmalı, fazla dikkat çekmemeli, en önemlisi de başını örtmeliydi. Küçük yaşlardan itibaren ona hep bunu öğretmişlerdi.

Babası, çevrede saygı duyulan, dindar bir adamdı. Onun gözünde bir kızın edebi, önce evinde başlar, sonra başörtüsüyle tamamlanırdı. Annesi daha yumuşaktı ama hep arada kalır, eşinin sözlerinden çıkmazdı.

Nehir, lise yıllarında derslerinde çok başarılıydı. Öğretmenleri onun üniversite okuması gerektiğini söylerdi ama ailesi bu fikre sıcak bakmıyordu. Babası, “Bir kız çocuğu için en büyük makam, iyi bir eş olmaktır,” derdi. Ama Nehir için bu bir seçenek bile değildi. O, okumak istiyordu. Sadece bir meslek sahibi olmak için değil; kendi kararlarını verebilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek için.

Babası, üniversiteye gitmesine sonunda izin verdi ama tek bir şart koydu: “Başını örtmeden gidemezsin.”

Nehir, o gece boyunca uyuyamadı. Yıllardır beklediği fırsat önündeydi ama özgürlüğünün bedeli başını örtmekti. Sabah olduğunda kararını verdi: Gitmeliydi, ama kendi istediği gibi. Karşısına dikilip, “Baba, ben böyle gitmek istiyorum,” dediğinde, babasının gözlerindeki öfkeyi ilk kez bu kadar yakından gördü. Babası, sessizce kalktı, kapıyı çarptı ve arkasına bile bakmadan evden çıktı.

Üniversiteye başladığında, kendini ilk kez gerçekten özgür hissetti. Küçük bir şehirdi ama onun için bambaşka bir dünyaydı. Sabahları başını örtmeden aynaya bakabilmek, istediği gibi giyinmek, istediği insanlarla arkadaşlık kurmak… Bunlar başkaları için sıradan şeylerdi belki, ama onun için kazanılmış özgürlüklerdi.

Ancak ne zaman ailesiyle konuşsa, aralarındaki soğukluk giderek büyüyordu. Annesi telefonda, “Baban seni hala affetmedi,” diyordu. Bayramlar yaklaştığında arkadaşları memleketlerine dönerken, Nehir gitmek ile gitmemek arasında sıkışıp kalıyordu. Gittiğinde babasının ona nasıl davranacağını biliyordu. Gitmediğinde ise vicdan azabı çekiyordu.

Bir bayramda, belki bir şeyler düzelir umuduyla eve döndü. Kapıyı açan annesi onu sıkıca sarıp öptü, ama babası yerinden bile kıpırdamadı. Sofraya oturduğunda, herkes sıradan şeylerden konuşurken, babası ona tek kelime etmedi. Sonunda dayanamayıp, “Baba, benimle konuşmayacak mısın?” diye sorduğunda, aldığı cevap içini ürpertti:

“Ben seni çoktan kaybettim.”

O gece odasında sessizce ağladı. O evin içinde ama ait hissetmeden… Aynı şehirde ama artık bir yabancı gibi…

Üniversite bitti, Nehir çalışmaya başladı. Artık babasının onayına ihtiyacı yoktu ama içinde hep bir boşluk vardı. O, sevginin bir şartı olmaması gerektiğine inanıyordu. Ama babası için sevgi, itaatle kazanılan bir şeydi.

Aradan yıllar geçti. Nehir başarılı oldu, kendi hayatını kurdu. Ama her telefona uzandığında, babasının sesini duymak istedi. O ses hiç gelmedi.

Ve bir gün, eski bir tanıdık ona babasının bir sohbet sırasında söylediği bir cümleyi aktardı:

“Evlatlıktan reddetmedik ama artık bizim için yok hükmünde.”

İşte o an, Nehir’in içinde son kalan bağlar da koptu. O evi, o geçmişi unutmaya çalıştı ama insan, en derin yaralarını gerçekten unutabilir mi?

O, ait olmadığı bir evin, kabul görmediği bir ailenin içinde büyümüştü. Sevilmek, kabul edilmek için kimliğinden vazgeçmek zorunda olmadığı bir dünyada yaşamak istemişti. Ama o dünyada, ait olduğu bir ev hiç olmadı.

Kısaca Kara Vakkas

Kasabanın en sert adamı olarak bilinen Vakkas, gençliğinden itibaren adını hem korkuyla hem de saygıyla duyurmuştu. Gözü kara, dediği dedik bir adamdı. Kimse ona karşı gelmeye cesaret edemezdi. Onun öfkesi kasırga gibiydi; geldiğinde önüne ne çıkarsa yıkar, geçerdi. Zengin sayılmazdı ama sahip olduğu her şeyi bileğinin gücüyle kazanmıştı. Ancak, hayatın ona verdiği en büyük sınavın ne yumruklarla ne de kavgalarla aşılabileceğini bilmiyordu.

Vakkas, ailesine düşkün bir adamdı ama evlendiği kadın Hatice, bambaşka bir dünyadan geliyordu. Şımarık, istediğini yaptıran, rahatına düşkün bir kadındı. İlk zamanlar Vakkas, onun bu hallerine göz yummuştu. Ama yıllar geçtikçe, aralarındaki uçurum büyüdü. Bir de üstüne üstlük, Vakkas'ın içinde yıllarca bir yara gibi büyüyen bir eksiklik vardı: Oğlu olmamıştı. Dört kızı olmuştu ama bir erkek evlat sahibi olamamıştı. Onun gözünde bir adam, soyunu sürdüren bir oğlan çocuğuyla tamamlanırdı. Ama hayat ona bu dileğini vermemişti.

Zaman geçtikçe bu eksiklik Vakkas'ın içinde bir öfkeye, bir takıntıya dönüştü. Kızlarını severdi ama hep bir burukluk içinde. Onları küçümsemezdi ama onların bir erkek çocuk kadar kıymetli olmadığını düşünürdü. Hatice'nin da bu duruma önemsiz yaklaşımı, durumu daha da kötüleştirdi. Evde huzur azaldı, kavgalar arttı. Zamanla Vakkas içine kapanmaya, sessizleşmeye başladı.

Derken bir gün, Vakkas yatağından kalkamaz oldu. Felç geçirmişti. O güçlü, belalı adam artık elini kaldıracak durumda bile değildi. Bir zamanlar korku salan, sesiyle titreyenleri susturan Vakkas, şimdi konuşamaz, yürüyemez olmuştu. Yıllarca mücadeleyle kazandığı her şey, bir anda ellerinden kayıp gitmişti. Ama en acısı, onun bu hâline karşın Hatice'nin rahat tavırlarıydı. Artık ona muhtaç olan Vakkas'a acımıyor, ona gerektiği gibi bakmıyor, hatta bazen alay bile ediyordu. Kızları da korkularından pek yaklaşamıyorlardı. Bir zamanlar korkuyla baktıkları babaları, şimdi çaresizce onların gözlerinin içine bakıyordu.

Birkaç ay böyle sürdü. Vakkas, içindeki öfkeyle, pişmanlıklarla, kırgınlıklarla yatağa mahkûm bir hayat sürdü. Ve sonunda bir gece, herkesin uyuduğu bir vakitte, sessizce son nefesini verdi. Kasabanın en belalı adamı, tüm gücünü ve kudretini yitirmiş hâlde, bir yatağın köşesinde hayata veda etti.

Ama arkasında bıraktığı hikâye, kasabada dilden dile anlatılmaya devam etti. İnsanlar onu hâlâ hatırlıyor, onun ismini duyduklarında içlerini bir ürperti kaplıyordu. Fakat kimse, onun son zamanlarında yaşadığı sessiz pişmanlığı bilmiyordu. Bir zamanlar oğul özlemiyle yanıp tutuşan adamın, en sonunda yanında kimsenin kalmamış olmasının verdiği acıyla gözlerini kapattığını da…


1 Ekim 2022 Cumartesi

Ait Olamayan O Kişi

Hiçbir yere ait olmayan o kişi
Hiçbir yere ait olmayan onlarca kişiyi benimser
Benimsedi.
Az biraz dursa belki nefes akışını hissedebilirdi
Durmadı.
Kafayı bozdu.
Kendiyle ve birileriyle.
Sanatsal bir kafa bozması vardı. Aidiyet duygusu olmayınca nefesini bile farkedemiyordu.
Hem bu yeni başlamamıştı. 
Küçükken de böyleydi. Otoriteye karşı çıkmasıyla bilinirdi.
Biraz başına buyduk. Fazlaca burnunun dikine bir navigasyonla yaşardı. Bu kadın asla akıllanmayacaktı.

Büyüdü. 
Bok vardı çünkü.

Onun otoriteyle savaşı ve başkaldırıları asla bitmedi, üstelik artarak devam etti...
Bu kız artık hayal aleminde yaşıyordu. 
Ne otorite olabiliyor ne de otoriteyle kalabiliyordu. Birşeyler başarabilse oh ne ala mualla.
Ama başarısı da yoktu.
Tabii kendine göre.
Neyi başarı olarak algıladığımıza bağlı değil mi bazı şeyler.

Bağımlılıklarını evladın gibi benimsersen başarılarını da göremezsin. Başkalarının görmesini beklersin ancak. 
Tabii körler ülkesinde gözün açık olsa da sana otorite yaparlar korkusuyla gören gözlerini bağlamazsan.
Herşey çok karmaşıklaştı. Kendi kontrolünü kaybetmeyi bırak başkalarıyla irtibati da kalmamıştı.

Mesela sahte dostluklar istiyordu.
Hani "gerçekçi düşmanım olsun sahte dostum olmasın" laga lugalari var ya
Bu kız öyle değildi işte 
Dostun sahtesini gerçekçi düşmana tercih edecek durumdaydı. Çünkü artık ne doğru ne yanlış belli değildi. Kafası karma karışıktı. 
Kendini yavaş yavaş öldürürken soyutlanmayla başladı. Kendini yavaş yavaş öldürecek ve bir daha ruhunun ait olduğu bedende var olmayacaktı. Bu bedenden tiksiniyordu.

25 Eylül 2022 Pazar

HATUN KİŞİ

Hiçbir yere ait olmayan o kişi
Hiçbir yere ait olmayan onlarca kişiyi benimserdi.
Benimsedi.
Az biraz dursa belki nefes akışını hissedebilirdi
Durmadı.
Kafayı bozdu.
Kendiyle ve birileriyle.

Sanatsal bir kafa bozması vardı. Aidiyet duygusu olmayınca nefesini bile farkedemiyordu.
Hem bu yeni başlamamıştı. Küçükken de böyleydi. Otoriteye karşı çıkmasıyla bilinirdi.
Biraz başına buyruk. Fazlaca burnunun dikine bir navigasyonla yaşardı. Bu kadın asla akıllanmayacakti.

Büyüdü. 
Bok vardı çünkü.
O otoriteyle savaşı ve başkaldırıları asla bitmedi, üstelik artarak devam etti.

Bu kız artik hayal aleminde yaşıyordu. Ne otorite olabiliyor ne de otoriteyle kalabiliyordu. Birşeyler başarabilse, oh ne ala mualla...

Ama başarısı da yoktu.
Tabii kendine göre.

Neyi basari olarak algıladığımıza bağlı değil mi bazı şeyler...

Bağımlılıklarını evladın gibi benimsersen başarılarını da göremezsin. Başkalarının görmesini beklersin ancak. 
Tabii körler ülkesinde gözün açık olsa da sana otorite yaparlar korkusuyla gören gözlerini bağlamazsan.
Herşey cok karmaşıklaştı. Kendi kontrolünü kaybetmeyi bırak başkalarıyla irtibatı da kalmamıştı.

Mesela sahte dostluklar istiyordu.
Hani gerçekçi düşmanım olsun sahte dostum olmasın laga lugalari var ya
Bu kız oyle değildi işte.
 
Dostun sahtesini gerçekçi düşmana tercih edecek durumdaydı. Çünkü artık ne doğru ne yanlış belli değildi. Kafası karma karışıktı.

Kendini yavaş yavaş öldürürken soyutlanmaya başladı. Kendini yavaş yavaş öldürecek ve bir daha ruhunun ait oldugu bedende var olmayacaktı. Bu bedenden tiksiniyordu hatun kişi.

11 Eylül 2022 Pazar

Dolunay gecesi

Hayatımın hiç bir şeyi umursamayan noktasınddayım
İki ileri hiç geri
Dolunay gecesinin yasını tutuyorum
Ay tamamlandı
Ben bir şeyler saklıyorum
Sakladıklarımı da umursamayarak
Güneşe doğru iki ileri aya doğru hiç geri

Tahmin edemezdin tahammül etmesen
Vicdanının bağcıkları çözüldü
Takılıp düşmeden
Vicdanına kulak as
Topla manzarayı
Gidecek yolumuz var
Bu vicdanla senle ben
Yarı yolda hiç aşama alamayız
En fazla kullandığın bu insan makinan, ruh robotun
Seni gerilerde saklamaya kalkışabilir
Sakla samanı gelmese de zamanı
Çürümez ki ot bitmeyen yerde saklanan
Ne nem alır ne güneş
Saklama koşulları beşte beş

Transa geçmiş bir toplulukta
Uyanışa ön ayak olmaya cesaret yok
Durup katlanmaya
Katlanıp yaşamaya
Halin yok.

Bende bir şey buldum
Ben birşeyler unuttum
Bulduklarım unuttuklarıma
Ters düşer nitelikte
İlham perilerim tecavüz sonrası
Travmatiklikle birlikte
Birbirlerinden haberi var dokuz müzler sessiz
Anlam arayışı boş bu periler kimsesiz. 

5 Ağustos 2022 Cuma

Döngü

Bir topluluk içinde bir kişi hata yaptığında tek hata yapan o kişiymiş gibi davranılıyor. Sözle olmasa bile gözle, mimikle.

Sonra başkasına gelinceye kadar hata sırası, o kişinin kendine güvensizliğinden faydalanarak, onu karanlık dehlizlere sürüklüyorlar. 
Başkasına gelen hata sırası kendini gösterdiğinde ise karanlık dehlizlerdeki kişi rahatlıyor. Bu rahatlama kaç uykusuz geceye ve kaç bunalıma mâl oluyor dersiniz?

Yeni hataya sahip kişi aynı karanlık dehlizlerden geçerken yine aynı manipülasyon ve tavırlarla yönlendiriliyor. 

Şimdi durum şu ki, herkesin başına aynı şeylerin geleceğini hesap etmek gerekir. İnsani yönlerimiz çok fazla kırılma noktası yaşarken yaşam içerisinde, ahlâki ve insani yönümüzden ödün vermemeliyiz. 
Şayet verdiysek aynı şeyi yaşadığımızda 
-ki yaşayacağız- işte o zaman kendimizi kurmanın ya da yeni nefret arayışlarının anlamı kalmayacak. 

Hatamızı anlamadığımız sürece bu bir döngü ve dönüp duracak.
Bir Şaman öğretisinin de dediği gibi; Ders biz öğrenene kadar devam edecek. 

B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...