6 Mart 2026 Cuma

8 Mart ve Tavris ve Staines

Bugün kimseyi yargılamak için değil Carol Tavris'ten ilham alarak, içselleştirilmiş kalıpları sorgulamak için yazıyorum.

8 Mart, yalnızca sembolik bir gün değil, sanayi döneminde görünmez kılınan kadın emeğinin kamusal alana taşınmasının hafızasıdır. International Women's Day, emek, eşitlik ve kolektif bilinç mücadelesinin adıdır.

Bu yüzden bugün, hemcinsini bastırarak güç devşirmeyen, içselleştirilmiş rekabeti yeniden üretmeyen, Kraliçe Arı Sendromuna kapılmayan kadına kutlu olsun.

Stratejik manipülasyonla ahlaki üstünlük kurmayan, zorbalığı meşrulaştırmayan kadına kutlu olsun.

Cinsiyet kimliğini tahakküm aracına dönüştürmeyen, eşitliği ilke olarak taşıyan kadına kutlu olsun.

İlişkilerini güç alanına çevirmeyen, partnerini kendi hırsı uğruna kardeşine karşı konumlandırmayan kadına kutlu olsun. Çünkü aile, rekabet alanı değil emanet alanıdır.

Toplumsal roller arasında hiyerarşi kurmayan, anneliği ya da kariyeri bir üstünlük ölçüsüne dönüştürmeyen kadına kutlu olsun.

Başarıya yürürken başka bir kadının omzuna basmayan kadına kutlu olsun. Cam tavanı kırmaya çalışırken, bir başkasını aşağı itmenin özgürlük olmadığını bilen kadına kutlu olsun.

Çünkü tarih gösteriyor ki hak mücadelesi, içeride yeni tahakküm biçimleri üretirse dönüşüm değil yalnızca rol değişimi olur.

Bugün; gücünü bastırarak değil büyüterek gösteren, başka bir kadının elinden tutabilen kadına kutlu olsun.

Neso...


21 Temmuz 2025 Pazartesi

-MIŞTIN

Dön diyorlar
Git demişlerdi,
Konuş diyorlar
Sus demişlerdi,
Dur diyorlar
Koş demişlerdi,
Dağıt diyorlar
Kur demişlerdi,
Deli ol dünya kahrını çeksin diyorlar
Akıllan demişlerdi.

Her işi yapıyorsun enayi diyorlar
Çalış demişlerdi,
Sende kaytar diyorlar
Helal para övmüşlerdi,
Kalk diyorlar
Düşürmüşlerdi.

Aç gözünü diyorlar
Görme demişlerdi,
İradesizsin diyorlar
Tanım eksiltmişlerdi.

İnancını köreltmişler, kılıfına da uydurmuşlardı.
Az ilerde bekle diyip dedikodunu yapmışlardı.
İstedikleri gibiysen yanaşmışlar, azcık kendi kararında dışlamışlardı.
Tutmuşlardı, çekmişlerdi, bırakmışlardı.
Yönsüzdün, şaşkındın, yalnızdın.

Kendini bulmak için bir kazı çalışması yapmıştın.
Maslow'un piramidine de bir selam çakmıştın.

20 Temmuz 2025 Pazar

DEİŞİK

Kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez diyorlar bende diyorum e sorsaydı bilirdi değil mi? Sormaya merakı yoksa, benimseyecek kadar sevgisi yoksa, hayatına dahil edecek kadar özveriyle yaklaşmıyorsa kendi paçasını kurtarmak ve haklı çıkmak için kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez deniyor. İlginç. E sor. Laf lafı açar sen de anlatmış olursun bunun adı da dertleşme olur? Deişik. 

DOĞURDUN

Beynini s*ktiler, hayatını s*kerken yaptılar aynı anda olunca grup seks gibi oldu ama sıra sıra geldiler. Babasının kim olduğu belli olmayan bir sürü kelime doğurdun.

Şimdi onları birleştirerek doğanları kitaplaştırıyorsun. 
Bu çocuklar onların eseri, kelime kelime örüldü, ananne zerafetiyle nasihatlandı ve erişkinliğe geldi ama yaşlanmayacaklar.

Şimdi s*kilmeden de kelime doğurabiliyorsun. 
Belki s*kerek başkalarından kelime çoğaltırsın ama bir dakika tek bir kişiden, olay burda başlıyor. 

Ucu açık ne düşünürsen senin. Başkasından değil hepsi senden.

KADIN MI ERKEK Mİ

Biz kadınlar her zaman özellikle hemcinslerimiz karşısında hep bir yarış halindeyizdir. Lafa gelince kadın dayanışması diyen bir çok kadın kendisinden önde gördüğü her kadını ilk fırsatta kibarca ve cilveli şekilde aşağı çeker. Bazen sözle bazen kandırdığı erkeklerin eliyle. Kardeşi de olsa arkadaşı da farketmez bu nokta önemli.

Bir kadın başka bir kadını savunduğunu her zaman öldüğünde gösterir. Yaşarken yanında olduğu nadirdir, güya kendini kanıtlamış ünlüsü de storysinde paylaşabilir en büyük yardım olarak. Bir sonraki storyde ise gloss ve rimel reklamlarıyla yaşayanlara özgürlük vaadiyle indirim kuponu ya da yaptırdığım dudaklarım sizden güzel mesajı verir. Sizde yaptırın bu özgürlüktür?

Kadınlar tarafından sürekli ötelenen biri feminizme karşıdır. 
Erkekler masumdur demiyorum insan kirlidir zaten kadın ya da erkek. Ama pozitif ayrımcılık olacak diye ya da ilerde kendisi övülmek için kadın hakkı savunan hiçbir cins masum değildir. 

Cümleye "e kadının da kötüsü var" derken aynı tavrın erkeklere de gösterilmesi gerekir. E erkeklerinde kötüsü var? Yok mu? Huuuuuuu sesler yükselir şimdi.
Bi dakka bi dakka siz neyi savunuyorsunuz?

Gerçekten ötelenen kadınları mı yoksa öldürülmediği için işi kebap sanılan kadınlarımı? Ne dersiniz? 

Siz kimsiniz?

Sosyal medyada herkesin keşfetine en çok izlediği düşer siz kendiniz gibilere paylaşım yapıyorsunuz. İş hayatında ezdiğiniz kadınlar zaten yaşıyor ölmedi ölenleri savunalım da primimiz artsın?
Hı?
Herkes kafayı yemiş.


25 Nisan 2025 Cuma

KAPININ ÖNÜNDE ASIL MESELE


Herkes politik alanlarda bir kurtarıcı bekliyor. Herkes her şeyi çok iyi biliyor. Çok kısa kendi hayatına dönüp baktığında hak yiyen, haksızlığa uğrayan insanlara karşı sessiz kalıyor. (Bahsettiğim hemen kapının önü, hemen gözünün önü)

Daha kendi hayatında eşitlik için devrim yapamıyor, sosyal ağlardan "büyük" meselelere isyan ediyor. 
Benim şu anda yaptmaya çalıştığım gibi(!)

Haksızlığa uğrayan kişinin ya da grubun üzerinden pirim yapmaya çalışmak, başkasını ezmek kendi çıkarları doğrultusunda normal geliyor, kendi hakkı yendiğinde dişleri çıkıyor. (Prof, dekan, mobbing sever hocama selam çakıyorum)

O dişlerle daha önce sen de ufacık görmezden geldiğin bir çok insan hakkı yemiştin. Afiyet olsun.

Gel gelelim dünya barışı, siyaset, politika, kadın hakları falan isyanları ve filan kovalamacaları. 

Kendi çevrende yediğin haklar ufak geliyor o yüzden "o da ne ki" tavrıyla görmezden gelebiliyorsun. E ama ne var bunda canım!

Çünkü imkanların dahilinde o kadar hak yiyebiliyor, o kadar ezebiliyorsun. 

Ezildiğin güruhun yüceliği sebebiyle bu kadar görmezden gelebiliyorsun. İmkanların genişlediğinde yediğin haklar ve ezdiğin insan alanı da genişleyecek değil mi? O yüce güruha katıldığında... 

E ama ne var bunda canım!

Çok duygulandırıcı bir durum, bir kaç timsahla beraber ağlamalık!

Doğru diyorum, yazıyı okuyup bitiren bir kaç özel kişiye soda ısmarlıyorum.

NESO.



21 Şubat 2025 Cuma

HARUN

Harun, gençliğinden itibaren büyük bir inançla yola çıkmış bir adamdı. Ailesine, çevresine her zaman dini referanslarla yol gösteriyor, onları doğru yolda olmaya teşvik ediyordu. Ancak bir eksiklik vardı. Harun’un bu yüksek moral gücü, insanlara yardım etmeye yönelik yaptığı işler, aslında kendi içindeki boşluğu ve kırılganlığı gizliyordu. Ailesine dair ilgisizlik, evdeki huzursuzluklar, hiç kimseye göstermediği bir yüzdü.

Yurt dışına gidişi, bir nevi kaçıştı. Orada, insanlar ona “hoca” diye hitap ediyor, hep yardım istiyorlardı. Harun, bunu bir anlamda kendini değerli hissetmenin yolu olarak kabul ediyordu. Yurt dışında olmak, ona bir tür kahramanlık hissi veriyordu, ama bu, hiçbir zaman evdeki yükleri ve sorumlulukları hafifletmiyordu. Karısı ve çocukları onu yılda bir kez görebiliyordu, ama onlar da onun yaşamındaki sadece silik figürlerden ibaretti. Harun'un eşi, zamanla buna alışmıştı, ama içindeki kırıklık büyüyordu. Altı çocuğu da farklı yaşlarda, farklı kişiliklerdeydi ama hepsi de bir şekilde Harun’a dair sevgisizliğini hissediyordu. Çocukları küçükken bazen biraz ilgileniyor, onlara değer veriyor gibiydi ama büyüdükçe Harun’a dair iyilikler yerini sertliğe bırakıyordu. Çocukları, kendi fikirlerini geliştirdikçe Harun onları anlamak yerine ezmeye başlıyordu.

Bipolar olduğu düşünülen bir kişilikle, Harun zaman zaman sevgi dolu, bazen neşeli, bazen de sert ve yıkıcı bir adam oluyordu. Karısı ve çocukları, bu ruh halindeki dalgalanmalara alışmak zorunda kalmışlardı. Ailesinin içindeki hüzün, çocukların gözlerinde daha da belirgindi. Harun’un, kendi annesi ve kardeşleri dışındaki hiçbir insana değer vermemesi, zamanla bu insanlarla bağ kurmayı sevdiğini düşündüğü için kendini daha değerli hissetmesi, onun çıkarcı ve duygusal anlamda zayıf bir yönünü ortaya koyuyordu.

Evdeki şiddet, başlangıçta biraz gizliydi ama sonra gün yüzüne çıkmaya başladı. Ne karısı ne de çocukları ona ses çıkarabiliyor, sustukları her an bir parça daha kayboluyorlardı. Harun’un bu tavırları, aslında kendi içindeki derin korkular ve eksikliklerin dışa vurumuydu. Ama o, herkese mutlak doğruyu söyleyen, dini öğretileriyle övünen biri olarak görünmek istiyordu.

Bir gün, yıllarca görmediği küçük oğlunun büyüdüğünü ve kendi ayakları üzerinde durmaya başladığını fark etti. Oğlunun kendi hayatını kurmaya başlaması, Harun’un, onu sadece bir araç olarak gördüğü gerçeğiyle yüzleşmesine neden oldu.

Harun, bir taraftan dini bütün ve yardımsever biri olarak tanınmak, diğer taraftan ise kendi içindeki boşlukla başa çıkmaya çalışan bir adamdı. Bir gün, bir camide dua ederken, yıllarca görmediği eşi ve çocuklarının gözlerinin hafif siluetlerini hayal etti. Gerçekten onları sevip sevmediğini, onlara ne kadar değer verdiğini düşündü. Fakat yıllardır kendini başkalarına adayan bu adam, bir türlü kendi ailesinin kıymetini anlayamıyordu.

Bazen, bir insan kendisini kurtarmadan, diğerlerine yardım etmeye çalışırken kaybolur. Harun’un hikayesi, bir adamın içsel çatışması, ruhsal mücadeleleriyle şekillendi. Ailesi, yurt dışında yaşadığı yüceltilmiş kişiliği, ona hep daha fazla adanmışlık beklese de Harun, sonunda yalnız kalacağını ve içindeki boşluğun bir gün tüm dünyayı kapsayacağını fark etti.


NEDEN YAZDIM BİLMİYORUM


Altı çocuğun arasında,
Bir yansıma, bir gölge,
Hiç kimse görmedi,
Bir insan bile sayılmadı.

Aile, sessiz bir kalabalıktı,
Her biri başka bir dünyada,
Herkesin sesini duydular,
Ama o hep sustu.

Büyüdü, bir duvarın gölgesinde,
Hiçbir zaman "görülmedi".
Bir bakış, bir söz,
Beklediği "iyi ki varsın" cümlesini duymadı.

Her adım, her bakış bir kayıp,
İçinde büyüyen yalnızlık,
Kendini gösterebilmek için,
Bir varlık, bir insan olabilmek için.

Ama o, hep arka planda kaldı,
Kimse el uzatmadı,
Sonsuz bir yalnızlık içinde,
"Beni gör," dedi. "Beni duy," dedi.

Ve bir gün, kimseyi beklemeden,
Kendi sesini duyurdu,
Kendini göstermek için,
Bir nefes aldı, bir adım attı.

Ve belki de o an,
İlk kez gerçekten var oldu,
Çünkü bir insan,
Kendisini göstermediği sürece,
Hiç var olamaz.

FAHRİYE

Fahriye, 60 yaşına gelmişti. Köyde, erkek çocuğu sahibi olunamamasının getirdiği aile baskısı ve eziklik duygusuyla büyüyen ailesinin beklentilerini boşa çıkarmak için, genç yaşlarında anne ve babasının ısrarıyla amcasının oğluyla evlendirildi. Bu evlilik, tipik bir mazlum hikayesi olmaktan ziyade, Fahriye’nin zamanla kocasına olan aşırı bağlılığı ve sahiplenici tavırlarıyla kendine özgü bir yaşam yoluna saplanmasına neden olmuştu.

Gençlik yıllarında zorla evlendirildiği bu hayatın getirdiği umutsuzluk, Fahriye’yi farklı bir yöne sürükledi. Kocasına olan tutkusu ve ona dair aşırı sahiplenme hissi, çevresindeki herkesin dikkatini çeker hale gelmiş, neredeyse onun varlığına adeta hapsolmuştu. Ne var ki, hayatın ona acımasızca sunduğu sınavlar, onun iç dünyasında derin yaralar açmıştı.

İlk çocukları, umutların ve hayallerin simgesi olarak doğdu; ancak zamanla ortaya çıkan epilepsi hastalığı, Fahriye için yıkıcı bir dönüm noktası oldu. Bu durumun yarattığı çaresizlik ve acı, Fahriye’nin kalbinde yer eden eski yaraları daha da derinleştirdi. Kendisini çaresiz hisseden Fahriye, en büyük çocuğunu, ona artık yük olmaması için annesine ve babasına emanet etti ve kocasıyla birlikte İstanbul’un büyülü sokaklarına yöneldi.

İstanbul’da hayat, Fahriye’ye yeniden bir başlangıç vaad etmişti. Kocasıyla beraber burada yeni bir yaşam kurarak, önce bir oğlu, sonrasında iki oğlu daha dünyaya getirdi. Ancak Fahriye’nin iç dünyasındaki bencillik ve kin, hiçbir zaman tamamen silinemedi. Köyde, üç kız kardeşiyle birlikte büyümüş olan Fahriye, kardeşlerinin kendi hayatlarını kurmuş olmalarını büyük bir kıskançlıkla izlerdi. Her fırsatta “beni zorla evlendirdiler” diyerek acıma gösterilerini sergiler, insanları manipüle ederek aralarındaki bağları zayıflatmaya çalışırdı.

İstanbul’un kozmopolit ve renkli hayatı, Fahriye’nin geçmişinin gölgesinden tam anlamıyla kurtulmasına yetmemişti. Onun kalbinde, ailesinin erkek çocuk sahibi olamamasından duyulan derin utanç ve bu durumun ona yüklediği sorumluluk duygusu hâlâ yankılanıyordu. Her defasında, eski günlerin acısını ve haksızlığı hatırlattığında, etrafındaki insanlar onun manipülasyonlarına kapılır, dostluklar ve aile ilişkileri Fahriye’nin kendi çıkarları uğruna adeta paramparça olurdu.

Fahriye’nin hikayesi, aslında bir kadının kendi acılarını güç ve kontrol duygusuyla örttüğü, geçmişin izlerini asla silemediği bir yaşamın çarpık portresiydi. İstanbul’da kurduğu saltanatında, etrafındakilere hem merhamet hem de kin aşılayan Fahriye, ne kadar başarılı görünse de, ruhunun derinliklerinde hep o “beni zorla evlendirdiler” sözüyle beslenen eski bir yarayı taşıyordu.


YOL


Hafif puslu bir sabah,
Griye bulanmış sokaklar,
Ardımdan yankılanan karga sesleri,
Sanki unutmamı istemeyen hatıralar.

Bir taş kadar ağır düşünceler,
Beni omuzlarımdan çeker,
Nereye gittiğimi bilmeden,
Yolun kendisi oldum yeter.

Bir eşiğim yok, bir anahtarım,
Düşlerim bile göçebe artık.
Bir duvarın dibinde dinlenirim,
Ama ait değilim hiçbir anlık.

Kendi halimde yürürüm yine,
Dünya ne fısıldarsa fısıldasın.
Ben gökyüzüne bakarım sessizce,
Ve yol beni nereye çağırırsa oraya akarım.


Karda Kaybolan Kadın

Nehir, incecik bir yol çiziyor karda,
Ayak izleri sessiz, kahve kokulu.
Bir arayış içinde, rüzgâr soruyor:
"Nereye gidiyorsun, yalnız kadın?"

Cevapsız sorular üşüyor içimde,
Kahvem soğuyor, ellerim titrek.
Gözlerimde geçmişin ince sızısı,
Bir kış gecesi kadar derin ve gerçek.

Şehir suskun, ışıklar solgun,
Her adımda biraz daha eksiliyorum.
Beni kim anlar, kim duyar şimdi,
Kendi içimde savruluyorum.

Arıyorum... Bir sözü, bir sıcak eli,
Belki bir ihtimali, belki bir düşü.
Ama kar yağıyor üstüme usulca,
Ve Nehir, kendi içinde kayboluyor.


B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...