Harun, gençliğinden itibaren büyük bir inançla yola çıkmış bir adamdı. Ailesine, çevresine her zaman dini referanslarla yol gösteriyor, onları doğru yolda olmaya teşvik ediyordu. Ancak bir eksiklik vardı. Harun’un bu yüksek moral gücü, insanlara yardım etmeye yönelik yaptığı işler, aslında kendi içindeki boşluğu ve kırılganlığı gizliyordu. Ailesine dair ilgisizlik, evdeki huzursuzluklar, hiç kimseye göstermediği bir yüzdü.
Yurt dışına gidişi, bir nevi kaçıştı. Orada, insanlar ona “hoca” diye hitap ediyor, hep yardım istiyorlardı. Harun, bunu bir anlamda kendini değerli hissetmenin yolu olarak kabul ediyordu. Yurt dışında olmak, ona bir tür kahramanlık hissi veriyordu, ama bu, hiçbir zaman evdeki yükleri ve sorumlulukları hafifletmiyordu. Karısı ve çocukları onu yılda bir kez görebiliyordu, ama onlar da onun yaşamındaki sadece silik figürlerden ibaretti. Harun'un eşi, zamanla buna alışmıştı, ama içindeki kırıklık büyüyordu. Altı çocuğu da farklı yaşlarda, farklı kişiliklerdeydi ama hepsi de bir şekilde Harun’a dair sevgisizliğini hissediyordu. Çocukları küçükken bazen biraz ilgileniyor, onlara değer veriyor gibiydi ama büyüdükçe Harun’a dair iyilikler yerini sertliğe bırakıyordu. Çocukları, kendi fikirlerini geliştirdikçe Harun onları anlamak yerine ezmeye başlıyordu.
Bipolar olduğu düşünülen bir kişilikle, Harun zaman zaman sevgi dolu, bazen neşeli, bazen de sert ve yıkıcı bir adam oluyordu. Karısı ve çocukları, bu ruh halindeki dalgalanmalara alışmak zorunda kalmışlardı. Ailesinin içindeki hüzün, çocukların gözlerinde daha da belirgindi. Harun’un, kendi annesi ve kardeşleri dışındaki hiçbir insana değer vermemesi, zamanla bu insanlarla bağ kurmayı sevdiğini düşündüğü için kendini daha değerli hissetmesi, onun çıkarcı ve duygusal anlamda zayıf bir yönünü ortaya koyuyordu.
Evdeki şiddet, başlangıçta biraz gizliydi ama sonra gün yüzüne çıkmaya başladı. Ne karısı ne de çocukları ona ses çıkarabiliyor, sustukları her an bir parça daha kayboluyorlardı. Harun’un bu tavırları, aslında kendi içindeki derin korkular ve eksikliklerin dışa vurumuydu. Ama o, herkese mutlak doğruyu söyleyen, dini öğretileriyle övünen biri olarak görünmek istiyordu.
Bir gün, yıllarca görmediği küçük oğlunun büyüdüğünü ve kendi ayakları üzerinde durmaya başladığını fark etti. Oğlunun kendi hayatını kurmaya başlaması, Harun’un, onu sadece bir araç olarak gördüğü gerçeğiyle yüzleşmesine neden oldu.
Harun, bir taraftan dini bütün ve yardımsever biri olarak tanınmak, diğer taraftan ise kendi içindeki boşlukla başa çıkmaya çalışan bir adamdı. Bir gün, bir camide dua ederken, yıllarca görmediği eşi ve çocuklarının gözlerinin hafif siluetlerini hayal etti. Gerçekten onları sevip sevmediğini, onlara ne kadar değer verdiğini düşündü. Fakat yıllardır kendini başkalarına adayan bu adam, bir türlü kendi ailesinin kıymetini anlayamıyordu.
Bazen, bir insan kendisini kurtarmadan, diğerlerine yardım etmeye çalışırken kaybolur. Harun’un hikayesi, bir adamın içsel çatışması, ruhsal mücadeleleriyle şekillendi. Ailesi, yurt dışında yaşadığı yüceltilmiş kişiliği, ona hep daha fazla adanmışlık beklese de Harun, sonunda yalnız kalacağını ve içindeki boşluğun bir gün tüm dünyayı kapsayacağını fark etti.