Bir gün fark ettim ki hayatım, herkesin benim için hazırladığı plana hiç benzemiyor. Neyse ki.
Çünkü bazı insanların hayatında aile toplantılarında “Ne zaman evleniyorsun?” sorusu vardır. Benimkinde “Yeni bir şey mi okuyorsun yine?” sorusu var. İkisi de geleneksel bir merak biçimi sayılır. Ben ikinciyi tercih ettim.
Ailem benim için her zaman çok kıymetliydi. Hâlâ öyle. Hatta öyle sıkı sıkıya bağlıyım ki, bazen ailemin bütün beklentilerini sevgiyle dinleyip sonra gidip tam tersini yapabiliyorum. Bu da bir çeşit aile geleneği sayılır. Herkesin kendi yöntemleri var.
Bir gün dönüp baktığımda, ailemde üniversite okuyan ilk kişi olmanın aslında sadece bir diploma meselesi olmadığını görüyorum. Bir kapının ilk kez açılması gibi bir şeymiş. Arkadan gelenlerin kapıyı çalmasına gerek kalmamış. Hatta bazıları içeri girip salona yerleşmiş bile.
Muhafazakâr bir ailenin antropoloji okuyan kızı olmak da hayatın bana yaptığı küçük bir şaka olmuş. İnsanları, kültürleri, inançları, alışkanlıkları, ritüelleri incelemek için yıllar harcamışım. Kendi hayatımı da zaman zaman saha araştırması gibi yaşamışım. Katılımcı gözlem yöntemi sağ olsun, bazı insanları biraz fazla yakından gözlemlemişim.
Ama sonunda şunu anlamışım: Herkesin hayatı aynı takvimle ilerlemek zorunda değil.
Çevremde insanlar evlenmiş, çocuk büyütmüş, ev almış, ikinci arabayı düşünmüş. Ben ise bir makalenin giriş cümlesiyle saatlerce kavga etmişim. Kimi zaman toplum benden “hayatını kurmamı” beklerken ben önce kendime bir kaynakça kurmuşum.
Ve tuhaf olan şu: Meğer hayatım da kurulmuş.
Hem de hiç acele etmeden.
Bir gün adımın önünde bir unvan değil, arkasında yılların emeği olan bir saygı varmış. İnsanlar beni sadece “başarılı olmuş” diye değil, “iyi ki yapmış” diye hatırlıyormuş. Bir salonda konuşmak için sahneye çıktığımda, karşımdaki insanların gözlerinde meraktan çok tanıdık bir şey görüyormuşum: Kendilerinin de yapabileceğine dair o küçük ihtimal.
Belki bir gün TEDx sahnesinde konuşuyorumdur.
Ne anlatacağımı bilmiyorum.
Ama muhtemelen konuşmanın ortasında “Bunu anneme anlatınca bana ne diyeceğini biliyorum” diye düşünüp salondakileri güldürüyorumdur.
Sonra devam ediyorum.
Çünkü benim hikâyemde en güzel şey, güçlü olmak zorunda kalmamış olmam.
Hayat bana “Bak ne kadar güçlüsün” dememiş. Ben de hayatın karşısına pelerinle çıkmamışım. Zaten insanın sürekli güçlü olması biraz yorucu. Ben daha çok dayanıklı olmuşum. Arada dağılıp toparlanmışım. Bazen fikrimi değiştirmişim. Bazen insanları hayatımdan çıkarmışım. Bazen de kendimi onların hayatından çıkarmışım.
Bazı yanlış insanları tanımışım elbette.
İnsan sonuçta.
Fakat hayatın güzel tarafı, yanlış insanların insanı doğru insana hazırlaması değil; insanın sonunda yanlışla doğruyu ayırt edebilecek kadar kendini tanımasıymış.
Sonra biri çıkmış karşıma.
Beni kurtarmaya gelmemiş.
Çünkü kurtarılacak biri değilmişim.
Sadece yüklerimi benimle birlikte taşımış.
Ben konuşmadan anlamış, ben anlatmadan dinlemiş. Hayatımı küçültmeden bana yer açmış. Beni değiştirmeye çalışmadan yanımda kalmış. Sevilmenin bir mücadele olmadığını, insanın bazen sadece olduğu haliyle de çok sevilebildiğini öğretmiş.
Ve bu sevgi, büyük cümlelerle başlayıp büyük cümlelerle bitmemiş.
Bitmemiş zaten.
Bazı şeylerin en güzel tarafı budur.
Hayatımın ilerleyen yıllarında hâlâ öğreniyorum. Yeni şeyler okuyorum. Yeni insanlarla tanışıyorum. Yeni fikirler öğreniyorum. Yaşım ilerledikçe “Ben artık buyum” demek yerine “Acaba başka ne var?” diye bakıyorum.
Çünkü insanın kendini geliştirmesi biraz da kendisine duyduğu merak.
Ben kendime meraklı kalmışım.
Bedeni de unutmamışım bu arada.
Gençken yalnızca zihnimin peşinden koşup bedenimi evde bırakmamışım. Sağlığıma, uykuma, hareket etmeye, iyi beslenmeye, nefes almaya önem vermişim. Yaş aldıkça enerjim azalmamış; sadece onu nereye harcayacağımı daha iyi öğrenmişim.
Yetmiş yaşımda hâlâ yeni bir şey öğreniyormuşum.
Seksenimde hâlâ bir konuda fikrimi değiştirebiliyormuşum.
Yaşlanmışım ama hayattan emekli olmamışım.
Ve bir gün, benden yıllar sonra genç bir kadın çıkıp bir yerde şöyle bir şey söylüyormuş:
“Ben onun yaptıklarını görünce kendi hayatımın da başka türlü olabileceğini düşündüm.”
İşte o zaman anlıyorum.
Meğer insanın kendisi için kurduğu hayat, sadece kendisine ait değilmiş.
Birinin cesaretine dönüşüyormuş.
Bir başkasının ihtimaline.
Bir kız çocuğunun “Ben de yapabilirim” demesine.
Belki benim en büyük başarım bir yerlere gelmek değilmiş.
Birilerinin benim geldiğim yeri başlangıç noktası sanmasıymış.
Ben Nesibe’yim.
Bir ailenin ilk üniversitelisi.
Kendi çevresinin biraz aykırısı.
Bilimin peşinden giderken hayatı da ıskalamamış biri.
Ailesini çok sevip kendi yolunu yine de kendi çizen biri.
Otuzuna kadar asi olup otuzundan sonra asilerin neden öyle olduğunu anlamaya başlayan biri.
Yanlışlardan ders çıkarıp doğruların kıymetini bilen biri.
Çok sevilen.
Çok önemsenen.
Saygı duyulan.
Ama en önemlisi, kendisine de iyi davranmayı öğrenmiş biri.
Ve galiba bütün mesele buymuş.
Hayatın sonunda “Herkese kendimi kanıtladım” demek değil.
“İyi ki kendi hayatımı yaşamışım” diyebilmek.
Benim hayatım da tam olarak öyle olmuş.
Biraz bilim.
Biraz aile.
Biraz isyan.
Bolca merak.
İyi insanlar.
Çok sevgi.
Ve hiç bitmeyen bir öğrenme hali.
Fena bir hayat değilmiş.
Hatta gayet iyiymiş.
Nesibe usulü.