17 Ağustos 2026 Pazartesi

İngilizce Konuşurken Ağzını Yay

Bir kültürü yok etmenin en kestirme yolu, önce onun dilini değersizleştirmektir. Çünkü kültür yalnızca yemek, kıyafet, müzik değildir; hafıza, mizah, atasözü, hikâye, hitap biçimi ve dünyayı tarif etme şeklidir. Bunların hepsi dille taşınır.

O yüzden bizdeki “İngilizceyi iyi konuşmak için ağzını biraz daha yay” meselesi bana sadece komik gelmiyor; biraz da düşündürüyor. Bir Türk İngilizce konuşunca Türk aksanı “kötü İngilizce”, Hintli kendi ağız yapısıyla konuşunca “Indian English” oluyor. Neden?

Üstelik araştırmalar Türkiye’de Amerikan ve İngiliz aksanlarının Türk aksanlı İngilizceden daha prestijli algılandığını, aksanın konuşanın eğitimli, zeki ve özgüvenli olup olmadığına dair yargıları etkileyebildiğini gösteriyor. Yani bazen “İngilizcen anlaşılmıyor” demiyoruz; “İngilizcen benim kafamdaki sosyal sınıfa benzemiyor” diyoruz.

Daha komiği, İngilizce kelimeleri Türkçe jargonuyla söyleyince dalga geçiyoruz. “Miting” komik, “meeting” havalı. “Prezentasyon” köylü, “presentation” profesyonel. Kelime aynı, anlam aynı. Değişen sadece ağzımız. Demek ki mesele telaffuzdan çok statü.

Dil öğrenmek başka, kendi dilinden utanmayı öğrenmek başka.

Elbette İngilizce öğrenelim. Çok iyi öğrenelim. Başka diller de öğrenelim. Ama başka bir dili öğrenirken kendi sesimizi neden terk edelim?

Hintli kendi ağız yapısıyla İngilizce konuşabiliyorsa Türk de konuşabilir. Çünkü İngilizce artık yalnızca İngilizlerin konuştuğu bir dil değil; dünyanın ortak dillerinden biri.

Ve kültür tam burada başlıyor: Kendi dilini küçümsememekte.

Çünkü bir topluma yıllarca “Senin konuşma biçimin yanlış, kaba, komik; doğrusu başkasınınki” derseniz, bir süre sonra insanlar yalnızca kelimelerini değil, kendi seslerini de değiştirmeye başlar.

Sonra bir gün diliniz hâlâ ortadadır ama insanlar onu konuşurken utanıyordur.

Kültürün yok oluşu bazen böyle sessiz başlar.

Önce kelimelerinden utanırsın.

Sonra sesinden.

Sonra kendinden.

7 Ağustos 2026 Cuma

Ruh İkizliği Saptaması


​Dünya üzerinde 8 milyardan fazla insan var ve ben genellikle otobüste yanıma oturan birinin kulaklığından taşan cızırtılı sese bile tahammül edemeyen biriyim. Sonra bir salı günü (ya da belki çarşamba, zaman algım o an sekteye uğradı), tamamen tesadüfen biriyle karşılaştım.
​Bilirsiniz; yeni biriyle tanıştığınızda o ilk 15 dakika süren, "Aaa sen de mi, ne tesadüf!" tiyatrosu vardır. Polite, mesafeli ve tamamen yapmacık. Biz o aşamayı yaklaşık 12 saniyede teğet geçtik. İki dakika içinde, normalde sadece kendime sakladığım tuhaf mizah anlayışımı ve hayatla ilgili absürt teorilerimi tereddütsüz masaya yatırmış durumdaydım. Karşımdaki kişi de bunu garipsemek yerine, kaldığı yerden artırarak devam ettirdi.
​O an anladım: Bazen yıllardır tanıdığınız insanlara anlatamadığınız şeyleri, beş dakika önce varlığından bile haberdar olmadığınız birine anlatırken bulursunuz kendinizi.
​İronik olan şu ki; hayatım boyunca "doğru insanları" bulmak için çabaladım, ortamlara girdim, kendimi açıklamaya çalıştım ve çoğunlukla yanlış anlaşıldım. Meğer tek yapmam gereken, hiç hesapta yokken biriyle çarpışmakmış. Evrenin zamanlaması gerçekten çok tuhaf bir şaka gibi: En çok aradığınızda kimseden ses çıkmaz, tam pes edip kendi kabuğunuza çekildiğinizde ise biri gelir ve sizinle aynı dilde susup aynı absürtlüklere güler.
​Şimdi durup bakıyorum; bu bir mucize mi, yoksa sadece doğru zamandaki doğru bir tesadüf mü? Açıkçası pek bir önemi yok. Çünkü bazen hayat, en plansız anlarda en mantıklı karşılaşmaları sunar insana. Ve evet, bir anda bu kadar iyi anlaşmış olmamız korkutucu derecede güzel.

12 Temmuz 2026 Pazar

KİŞİSEL İLK MAKALEM


​Bilim ve rasyonalite, evrenin işleyişini ampirik veriler, deneyler ve formüllerle açıklama çabasıdır. Bir laboratuvarda mikroskop başında olan, karmaşık veri setlerini analiz eden veya kuantum mekaniği üzerine kafa yoran bir bilim insanının, gökyüzündeki gezegen konumlarının insan karakterini etkilediğine inanması ilk bakışta entelektüel bir paradoks gibi görünebilir. Modern akademi, astrolojiyi uzun süredir bir "sözde bilim" (pseudoscience) olarak rafa kaldırmış durumdadır. Ancak bilim, "nasıl" sorusuna yanıt ararken; insan ruhu her zaman "neden" sorusunun ve anlamın peşindedir. Bir bilim insanı olarak burçlara ve astrolojinin rehberliğine inanmak, rasyonel düşünceyi terk etmek değil; evrenin matematiksel düzeni ile insanın içsel anlam arayışı arasında bütüncül bir köprü kurmaktır.
​Astrolojinin modern bilim dünyasında eleştirilme ve reddedilme nedeni, onun Newton fiziği kurallarıyla ve laboratuvar ortamında somut olarak kanıtlanamamasıdır. Bir bilim insanı olarak ben de astrolojinin deterministik bir fizik kanunu olduğunu veya yıldızların üzerimize doğrudan somut birer ışın göndererek kaderimizi çizdiğini iddia etmiyorum. Ancak astrolojiye bir "fal" veya batıl inanç olarak değil, ünlü psikiyatrist Carl Gustav Jung’un "arketipler" ve "eşzamanlılık" (synchronicity) teorilerinde bahsettiği gibi kadim bir semboller dili olarak yaklaşıyorum. Gezegenler ve burçlar, insanlığın binlerce yıldır kolektif bilinçaltında biriktirdiği karakter modelleridir. Doğum haritasını okumak, aslında insanın kendi içsel potansiyellerini, güçlü yönlerini ve gölgede kalmış kusurlarını analiz etmesi için muazzam bir psikolojik aynadır.
​Öte yandan, modern astrofizik bize her birimizin atomlarının yıldız tozlarından yapıldığını ve evrendeki her şeyin birbiriyle görünmez bağlarla bağlantılı olduğunu söyler. Kütleçekim yasası evrenin her köşesinde işler; Ay’ın çekim gücünün okyanuslardaki gelgitleri ve hatta canlı biyolojisini etkilediği bilimsel bir gerçektir. Bu bağlamda, makrokozmostaki (evrendeki) devasa ritimlerin ve döngülerin, mikrokozmosta (insanda) enerjisel veya psikolojik yansımaları olabileceği fikri, bütünüyle bilime aykırı bir dogma olarak görülmemelidir. Gerçek bir bilim insanı olmanın temel şartı dogmatik olmamak, her türlü olasılığa, örüntüye ve anlam bağına açık fikirli bir merakla yaklaşmaktır.
​Sonuç olarak, bilim ve astroloji birbirinin düşmanı değil, madalyonun iki farklı yüzüdür. Bilim bana dış dünyayı rasyonel, objektif ve şüpheci bir şekilde ölçmeyi öğretirken; astroloji iç dünyamı, sezgilerimi ve insan ilişkilerimi anlamlandırmama yardımcı oluyor. Biri bana evrenin nasıl çalıştığını gösterirken, diğeri bu büyük mekanizmanın içinde bir insan olarak benim nerede durduğumu fısıldıyor. Laboratuvardan çıktığımda gökyüzüne bakıp yıldızların rehberliğini hissetmek, bilimsel kimliğimi zayıflatmaz; aksine beni evrenle daha derin bir bağ kuran, daha katmanlı ve bütüncül bir düşünür haline getirir.

3 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Teşhisi

Yeni çağın en popüler hobisi: İnsan teşhisi.

İki cümle kuruyorsun.
"Manipülatör."

Sınır koyuyorsun.
"Narsist."

Canın sıkkın.
"Toksik."

Kimsenin aklına şu gelmiyor:
Belki de iletişim kurmayı henüz öğreniyordur.
Belki çocukluğundan getirdiği bir dili değiştirmeye çalışıyordur.
Belki ilk kez kendini doğru ifade etmeye uğraşıyordur.

İnsan, sabit bir karakter raporu değildir.

Hata yapar.
Fark eder.
Öğrenir.
Değişir.

Antropoloji bana en çok bunu öğretti:
İnsan davranışı tek cümleyle açıklanacak kadar basit değildir. Her davranışın bir geçmişi, her değişimin de bir ihtimali vardır.

Kısacası, herkes birbirine tanı koymaya bu kadar hevesliyken ben hâlâ merak etmeyi daha değerli buluyorum.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Gölgeden Kendi Işığına: Ruhumun Sessiz Devrimi


​Bazen hayat sizi en büyük hak edişlerin ortasında, en derin yalnızlıklarla sınar. Kendimi bildim bileli, hayatımdaki insanların dünyasında kocaman, vefalı köprüler kurarken, kendi kurduğum o yuvada bile bazen bir gölge gibi kalmanın, görünmez kılınmanın sessiz yorgunluğunu taşıdım. En sevdiklerimin hayatında bile bir kenarda sessizce, sabırla beklemekle sınandım. Başkasının hayatında hak ettiğim o "tek ve vazgeçilmez olma" duygusunu, o aidiyeti hep somut bir adımda, bir sözde, bir teklifte arayıp durdum.
​Ama bugün, o görünmezlik hissini yırtıp atmak için bu dünyanın gürültülü eylemlerine ihtiyacım olmadığını fark ediyorum. Popüler kültürün bize "kendine değer vermek" adı altında sunduğu o yapay paketlere, süslenip püslenerek sahte aynalarda değer aramaya hiç ihtiyacım yok. Ben o "normal" denilen kalıplara sığmak zorunda olan o kızlardan değilim, hiçbir zaman da olamadım.
​Benim şifam; o dikkate alınmama, bir köşede unutulma sızısını yine kendi içimde, seccademin başında, odamın o dingin sessizliğinde verdiğim o saf ve temiz "kendime onay" ile aşmakta saklı. Bir başkasının beni tam olarak görmesini, beni seçmesini beklemeyi gerçekten bıraktığım an, içimdeki o eski sızı hafifliyor. Bir başkasının bana bir taht sunmasını beklemeyi bırakıp, kendi içimdeki o sade krallığı ilan ediyorum.
​Çünkü biliyorum ve artık derinden hissediyorum: Ben bir kraliyet yıldızının altındayım; benim enerjim, gün geçtikçe pozitife evriliyor. Ben kendi huzurumu seçiyorum. Belki birden olmayacak ama ışıltım yayıldıkça yayılacak, evreni saracak.
​Bu yazı, birileri okusun ya da beni alkışlasın diye yazılmadı. Bu, dinlediğim o neşeli şarkıların şükür frekansında, sabahın o en saf saatinde kendi ruhuma fısıldadığım bir hakikat. Her şeyden az, hiçbir şeyden tam olmayan bu hayatın içinde; ben kendi doğallığımla, kimsenin bilmediği bu blogumla ve kalbimin o bozulmamış temizliğiyle en tam olanıyım. Işıltım dışarıdan bir onay veya bir bağlılık sözü beklemeyi tamamen bıraktığında, zaten kendi gökyüzünde parlamaya başlamış olacak.

11 Haziran 2026 Perşembe

MASKELERİNİZİ ÇIKARIN


Bazı insanlar kötülüklerini açık açık yapmaz. Hatta uzaktan bakınca oldukça iyi insanlar gibi görünürler. Arabulucudurlar, büyüklük taslarlar, herkesi bir arada tutmaya çalışırlar. Çay koyarlar, hal hatır sorarlar, gerektiğinde en doğru cümleyi de kurarlar. Dışarıdan bakınca insanın içinden, "Ne kadar düşünceli biri" demek gelir.
Sonra zaman geçer.

Ve insan bazı şeyleri olaylarla değil, tekrar eden davranışlarla anlamaya başlar.
Bir bakarsınız sizinle sorunu olan herkesle yakınlaşmışlar. Siz dışarıda kaldığınızda içeride olmuşlar. Siz yok sayıldığınızda görünür hâle gelmişler. Üstelik bunu yaparken elleri de tertemizdir. Çünkü ortada açık bir kötülük yoktur. Her şey mantıklı açıklamalarla süslenmiştir.
İnsan bazen bir davranışın nedenini yıllarca anlayamaz. Kötü niyet aramak istemez. Tesadüftür der. Yanlış anlamışımdır der. Kendini fazla önemsediğini düşünüp susar.

Sonra bir gün küçücük bir an gelir.
Belki bir fotoğraf, belki bir cümle, belki birkaç saniyelik bir görüntü...
Ve yıllardır çözemediğiniz denklem bir anda çözülür.

Bazı insanların derdi gerçekten barış sağlamak değildir. Merkezde kalmaktır. Her masada bulunmak, her hikâyede yer almak, herkes üzerinde söz sahibi olmaktır. Çünkü bazı insanlar için görünür olmak bir ihtiyaç değil, bir alışkanlıktır.

Bir de şu maskeleri çıkarın artık!

Herkes sizin ne kadar iyi, ne kadar fedakâr, ne kadar birleştirici olduğunuzu konuşurken, bir gün aynaya bakıp gerçekten ne yaptığınızı da düşünün.
Çünkü insan bazen dışarıda bırakıldığı için değil, bunun hiç olmamış gibi davranılması yüzünden kırılır. 
Bazı kalabalıklar vardır; içinde olduğunuz hâlde yalnız hissedersiniz. Kimse size açıkça kötü davranmaz belki ama yokluğunuzun fark edilmemesi bile başlı başına bir cevaptır.
En yorucu olan da budur zaten.
Çünkü insan açık bir düşmanla mücadele etmeyi bilir. Ama iyi niyet cümlelerinin arasına saklanmış rekabetle, gülümsemenin içine yerleştirilmiş üstünlük hissiyle ve sürekli erdem anlatırken başkalarının eksilmesinden mutlu olanlarla baş etmek kolay değildir.

Bazen insanı yaralayan şey düşmanlık değil, yakınlarının adaletli davranmamasıdır.

Maskeler düşünce geriye kim olduğumuz kalır.

1 Mayıs 2026 Cuma

1 Mayıs

Bugün 1 Mayıs.
Bazı işyerlerinde bayram,
bazılarında kelimesi bile yasak.

“Sendika” demek,
fazla yüksek sesle konuşmak gibi.

Kimse açıkça karşı çıkmaz,
ama herkes bilir sınırını.

Aynı masada yemek yiyenler,
aynı cümleyi kuramaz.

Çünkü bazı yerlerde emek,
ancak sessiz kaldığı sürece kabul edilir.

Ve en büyük yasak şudur:
Birlikte konuşmak.

16 Nisan 2026 Perşembe

Reels At Tavsiye Ver

Artık kimse doğrudan tavsiye vermiyor. Onun yerine bir video atıyor.
Bir “uzman” konuşuyor, altına da klasik cümle: “Bunu izle.”

İzliyoruz. Çok mantıklı. Çok doğru. Hayat değiştirir gibi!
Sonra videoyu atan kişiye bakıyorsun… Aynı hayat, aynı alışkanlıklar, aynı hikâye.

Bir de şu var; kimsenin ne yaşadığını tam olarak bilmiyorsun.
Belki o insanın zamanı henüz gelmedi, belki içinden geçiyor ama dışarıdan görünmüyor.
O yüzden bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl değil, sadece anlaşılmak.
Ama nedense dertleşmek yerine hemen çözüm sunmaya, akıl vermeye geçiyoruz.
Bunuda çağa uyarak reels atarak yapıyoruz.

Galiba yeni çağın tavsiye şekli bu:
Kendin yapmadan, yapan birinin videosunu göndermek.

Ama şöyle bir şey var, izlemekle yaşamak arasında küçük bir fark var.
Biri “bilmek”, diğeri gerçekten “anlamak”.

O yüzden bana video değil, hikâye lazım.
Kendi cümlen, kendi hatan, kendi deneyimin.

Çünkü en iyi tavsiye hâlâ aynı yerden çıkıyor:
Gerçekten yaşamış, dertleşmeyi anlamayı bilen birinin ağzından. Çözümü reelslerde değil durumun içinde çözen...

9 Nisan 2026 Perşembe

Dünün Yükü Değil

Geçmiş dediğin şey, kapıyı çalıp “Ben geldim” demiyor aslında. O zaten içeride oturuyor; bazen mutfakta çay koyuyor, bazen salonda eski albümleri karıştırıyor. Sen görmezden gelmeye çalıştıkça da öyle hafif bir öksürüyor: “Ben buradayım.”

Ama şöyle bir gerçek var: Geçmiş, dersini verip kenara çekilen bir öğretmen değil. Sınavı hâlâ hayat yapıyor. Üstelik kopya da yok, telafi de biraz zor. O yüzden insanın aklına şu geliyor: “Madem sınav devam ediyor, bari geçmişle kavga etmeyelim.” Çünkü küs olduğun bir şey, seni bırakmıyor.

Bir de şu var; geçmiş dediğin şey sadece hatalar değil. Sanki hep yanlış kararlar, saçma anılar, “ya ben bunu niye yaptım”lar… Hayır. Geçmiş aynı zamanda seni sen yapan bütün o küçük detaylar. Mesela aileden gelen alışkanlıklar, eski fotoğraflardaki garip kıyafetler, tuhaf ama samimi hikâyeler.

Bazen yokluk öyle büyük bir anla gelmiyor insana. Gürültülü değil, sessiz oluyor. Mesela birinin artık olmadığını ilk başta tam anlayamazsın. Ama bir gün gözün bir yere takılır; gelişigüzel bırakılmış bir hırka, sanki birazdan gelip alacakmış gibi duran bir eşya… İşte o an bir şey içine çöker. Yokluğun kendisi değil de, geride kalan o küçük detay, daha ağır gelir. Geçmiş de biraz böyle; büyük olaylardan çok, içimize oturan o küçük izlerle bizimle kalır.

İnsan bazen utanıyor. “Ya biz böyle miydik?” diye. Halbuki o “böyleydik” dediğin şey, aslında bugünkü halinin temel taşı. Onu inkâr etmek, kendi hikâyenin bir sayfasını yırtmak gibi. Kitap incelmiyor, sadece anlam kaybediyor.

Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Geçmişle gurur duymak zorunda değilsin ama ondan utanmak da gereksiz. Çünkü o senin başlangıç noktan. Herkesin başlangıcı biraz dağınık, biraz eski moda, biraz da komik zaten.

En güzeli şu galiba: Geçmişi sırtında taşımak yerine, yanına almak. Arada dönüp bakmak, “iyi ki buradan gelmişim” diyebilmek. Çünkü insan geldiği yeri kabullendiğinde, gideceği yer biraz daha netleşiyor.

Geçmiş Geçmemiş


Geçmiş, çoğu zaman kapandığını sandığımız bir defter gibidir. Sayfalarını çevirdiğimizi, dersini aldığımızı düşünürüz. Oysa hayat, o defteri tamamen rafa kaldırmamıza izin vermez. Çünkü geçmiş sadece yaşanıp biten bir zaman dilimi değil; bugünü şekillendiren, yarına yön veren bir öğretmendir.

İnsan, yaptığı hatalardan ders çıkardığını sandığı anlarda bile benzer sınavlarla karşılaşır. Farklı kişiler, farklı olaylar ama aynı duygular… İşte o an anlarız ki geçmiş aslında gitmemiştir; sadece biçim değiştirmiştir. Hayatın karşımıza çıkardığı bu tekrarlar, öğrenip öğrenmediğimizi ölçen sessiz sınavlardır.

Kaçtığımız, yüzleşmek istemediğimiz ne varsa bir gün başka bir kılıkla yeniden çıkar karşımıza. Çünkü gerçek öğrenme, sadece fark etmekle değil; davranış değiştirmekle mümkündür. Geçmişin verdiği dersler ancak bugünde uygulandığında anlam kazanır.

Bu yüzden geçmişi unutmaya çalışmak yerine onu anlamak gerekir. Çünkü hayat, aynı soruyu farklı şekillerde sormaya devam eder. Ve biz doğru cevabı verene kadar o sınav bitmez.

3 Nisan 2026 Cuma

Ailurofobi: Ben Kedi Düşmanı Değilim, Sadece Korkuyorum

Bazı insanlar sabah kalkar kalkmaz kahvesini düşünür, bazıları günü planlar… Ben kapıyı açmadan önce "Acaba bugün apartman girişinde kaç kedi var?"diye düşünüyorum. Evet, hayatlar farklı.

Şimdi baştan anlaşalım: Kedilerle derdim yok. Kedilerle ilişkim yok. Çünkü ben korkuyorum. Bildiğin, bayağı, dümdüz korku. Hani siz “Aaa bir şey yapmaz kiiii” diye uzatırken ben içimden küçük çaplı bir hayat muhasebesi yapıyorum.

Ama gel gör ki memlekette şöyle bir hava var: Kediden korkuyorsan ya kalpsizsin ya potansiyel kötü bir insansın. Bir tık daha ileri gidersen, sanki gizli gizli suç işleyecekmişsin gibi bakılıyor. 

Arkadaşlar… Ben sadece korkuyorum. Korku bu. Hobi değil, tercih hiç değil.

Kedi beslemeyi seven komşularım sayesinde kapımın önünde on tane kedi bekliyor. Ben de kapıda bekliyorum. İçeri girmek için. Çünkü o kalabalığı yarıp geçmek benim için “Haydi bakalım Survivor başlasın” gibi bir şey. Siz video çekip “Ay ne tatlılar” diyorsunuz, ben aynı sahnede terliyorum.

Besleyin, tabii ki besleyin ama bunun mesafesini ayarlamanız gerekmez mi? En az kedilerin refahı kadar insanların refahını da düşünerek?

Bir de şu var: Sürekli “Kedilere yardım ediyorum, onları düşünüyorum” diyen bir kesim var. Harika gerçekten. 
Ama aynı hassasiyet, kediden korkan insana gelince bir anda yok oluyor. O zaman ne oluyor? "Abartma ya."
Abartmıyorum. Bu benim gerçekliğim.

"Kedimi istemiyorsan gelme" bakış açısı var mesela. E gelmiyorum zaten. Çünkü korkuyorum. Ama bu, seni sevmiyorum demek değil. Bu, kedinle rekabet ettiğim anlamına da gelmiyor. Bu sadece benim sınırım.

Kedi tüyünden rahatsız olan var, kokudan rahatsız olan var, çocukken kötü bir deneyim yaşamış olan var… Herkesin hikâyesi var. Ama bizde hikâyeler değil, sloganlar konuşuyor: “Kedilerden korkan insan sevmiyordur.” Yok öyle bir şey!

Bir de şu ‘alışırsın’ ısrarı var… Alışamıyorum. Hatta inanır mısınız gizli gizli alışmaya çok çalıştım sırf dışlanmamak ve suçlu gibi görülmemek için ama olmuyor. Korkumu küçümseyip üstüme gelmeniz, beni düzeltmiyor; sadece daha çok geriyor. İyi niyetle yaptığınızı biliyorum ama iyi niyet bazen en yorucu baskı şekli olabiliyor.

Empati tek taraflı çalışınca adı empati olmuyor.

Bir de şu psikolojik analiz meselesi var… ‘Kediden korkuyorsan baskın karakterlisindir’ falan. Yok öyle bir şey. Belki de benim zihnimde o kedi, saldıran bir kurt gibi yer etti. Travma dediğin şey mantıkla çalışmıyor zaten. Beni çözmeye çalışacağınıza, korkuma saygı duyun.

Kolektif yaşam dediğimiz şey, sadece hayvan sevgisiyle olmuyor. İnsanların korkularına da yer açmak gerekiyor. Ben senin kedine saygı duyuyorum. Sen de benim korkuma duy.

Ben kedi düşmanı değilim. Ben korkan bir insanım. Ve korkmak, insan olmanın en eski, en temel özelliklerinden biri. Beni düzeltmeye çalışmayın. Kediye gösterdiğiniz anlayışın birazı bana da yeter!

B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...