Masada 1. Kız ve 2. Kız, adeta birer saygın misafir gibi yan yana oturuyorlardı. Yatılı okulun disipliniyle şekillenmiş duruşları, kolalanmış gömlekleri kadar pürüzsüzdü. Tabaklarına nazikçe yemek alıyor, babalarıyla mesafeli ve saygılı bir dille konuşuyorlardı. Dışarıdan bakıldığında ailenin gurur tabloları gibi dursalar da ruh halleri derin bir yabancılaşma ile kaplıydı. Kendilerini bu evin ne tam içinde ne de tam dışında hissedebiliyorlardı. Asıl istekleri ise başarılarıyla övülen birer vitrin süsü olmak değil, sadece çocukken kaçırdıkları o sıcak anne sarılmasını koşulsuz bir kabulle yeniden yaşayabilmekti.
Masanın ortasında, çorba kaselerini sessizce dolduran 3. Kız vardı. Resmi olarak evin büyüklük tahtında 1. ve 2. ablası oturuyor gibi görünse de, mutfaktan sofraya taşınan her tabakta onun gizli ter damlaları vardı. Ruh hali kronik bir yorgunluk ve görünmeyen bir gurur arasında gidip geliyordu. Evin gerçek ablası gibi davranmak zorundaydı ama hakkı olan birincilik unvanını hiçbir zaman tam olarak alamıyordu. Asıl isteği, bir gün olsun masadaki tabağın kendi önüne konulması, tüm bu evi ve kardeşleri çekip çevirme zorunluluğunu bir kenara bırakıp sadece "küçük bir çocuk" gibi arkasına yaslanabilmekti.
Masada 4. Kız’ın duruşunda bir hırçınlık ya da öfke değil, incinmiş bir mahcubiyet ve derin bir yorgunluk vardı. Onu ailenin gözünde "uyumsuz" kılan şey asla kendi tercihi değildi. Sadece ne söylese batıyordu bu evde. Masadakilerin yüzünü güldürmek için samimiyetle yaptığı bir espri bile buz gibi bir sessizlikle karşılanıyor, ne zaman ağzını açsa "yine yanlış bir şey söyledi" muamelesi görüyordu.
Ailenin bakışları, o "zeytin gözlü" dedikleri 5. Erkek’in üzerinde sevgiyle titrerken, 4. Kız’a düşen his hep bir "Sen dur, sen kenara git" itilmişliğiydi. Dışlanmışlık, onun seçtiği bir zırh değil, üzerine zorla giydirilen buz gibi bir elbiseydi. Herkesin bir şekilde sisteme uyum sağladığı bu masada, o ne yaparsa yapsın göze batan tek kişiydi. Ruh hali, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmanın getirdiği o sessiz kırgınlıkla kaplıydı. Asıl isteği, hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda kalmadan, "zeytin gözlü" kardeşine gösterilen o kendiliğinden sevginin bir kırıntısına olsun erişebilmek ve ne söylerse söylesin itilmeden, sadece "bizden biri" olarak kabul görmekti.
5. Erkek ise, kendisine yönelen bu koşulsuz sevginin ve ilginin merkezinde olmanın getirdiği bir rahatlıkla oturuyordu masada. Ailenin ona yüklediği bu aşırı anlamın, yanı başındaki 4. Kız’ı nasıl görünmez kıldığını ve gölgede bıraktığını fark edemeyecek kadar bu sevgi çemberinin içindeydi.
Günün sonunda masada bolca yemek ve ses vardı; ama en çok canı yanan, masadaki herkes uyumlu bir tablo çizerken, sırf var oluşu bile "fazlalık" hissettirildiği için kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalan 4. Kız’dı.
Masanın en sonunda ise, diğer kardeşlerinden tam 10 yıl sonra dünyaya gelen 6. Erkek duruyordu. Abisi ve ablaları onun için adeta birer yetişkin gibiydi; bir anne ve babadan ziyade evde tam beş ayrı otorite figürüyle büyüyordu. Ruh hali aşırı korunmuşluğun getirdiği bir tatlı şımarıklık ama aynı zamanda garip bir soyutlanmışlıktı. Kalabalık bir evde ama kendi yaşdaşı olmadığı için yapayalnız bir dünyadaydı. Asıl isteği, masadakilerin onu bir oyuncak ya da ailenin "küçük sevimli maskotu" olarak görmeyi bırakıp, söylediklerini ciddiye alan yetişkin bir birey muamelesi yapmalarıydı.
Baba gurbetten getirdiği hediyeleri anlatırken, Anne yemeğin tuzunu kontrol ediyor, masadaki altı kardeş ise aynı çatı altında ama tamamen farklı dünyalarda kendi içsel savaşlarını veriyordu. Masada bolca yemek, kahkaha ve ses vardı; ama en çok duyulan şey, her birinin kendi içine attığı o sessiz çığlıklardı.
NESO...