31 Ağustos 2026 Pazartesi

BİR AİLE MESELESİ 2

Kavurucu Ağustos güneşi, toprağın ve kurumuş fıstık yapraklarının üzerine bir kor gibi düşüyordu. Yazın sıcak akşamlarında aynı masayı paylaşan o kalabalık aile, şimdi fıstık bahçesinde, tozun ve alın terinin içindeydi. Baba yine gurbette, ekmek kavgasındaydı. 1. ve 2. Kız, yatılı okulun serin ve disiplinli atmosferinde bu ağır çalışma temposundan uzaktaydı. Evin serin odasında ise Anne, henüz dünyadaki rolünden habersiz olan en küçük bebekle kalmıştı.
Bahçenin ortasında ise hayatın tüm yükü ve aile içi görünmez savaşlar sürüyordu. Dede ve Anneanne, yaşlarının getirdiği ama hiç eksilmeyen o tezcanlılıkla sürekli komutlar yağdırıyor, "Çabuk olun, güneş tepemize geçmeden şu sırayı bitireceğiz!" diye koşturuyorlardı.
Dede’nin gözü kulağı sadece 5. Erkek’teydi. Ailenin ilk erkek çocuğu olmanın getirdiği o ayrıcalıklı tahta oturtulmuş olan 5. Erkek, dedesinin "Aslanım, sen yorulma, serin taraftaki dalları topla" telkinleriyle şımartılıyordu. Adler’in penceresinden bakıldığında, 5. Erkek’e sunulan bu aşırı korumacı alan, onda sorumluluktan kaçan, kırılgan bir üstünlük hissi yaratıyor; kendi gücünü sınamasına izin vermiyordu.
Anneanne ise göz ucuyla 4. Kız’ı süzüyordu. Fakat bu süzüşte koşulsuz bir anneanne şefkati yoktu; borç ödeten, şartlı bir onaylama vardı. Anneanne, 4. Kız’a sırf arkasından o çok beklenen erkek çocuğu getirdiği için tahammül ediyor, sevgisini sadece bu nedene bağlıyordu. 4. Kız, kendi öz değerini hissedemediği için ailenin bu araçsal sevgisini bile kabullenmek zorunda kalıyor, görünmezliğinin üzerini bu eğreti onaylanmayla örtmeye çalışıyordu.
Ortamın tüm gerginliğini ve sıcağın ağırlığını göğüsleyen ise 3. Kız’dı. Ağaçların arasından yükselen neşeli sesi, esprileri ve tutturduğu türkülerle bahçenin neşesi oluyordu. Adler’in analizinde olduğu gibi, 3. Kız Dede’nin ve Anneanne’nin etrafında dönerek ailenin duygusal dengesini kuruyor, neşesiyle Dede’nin takdirini kazanıp kendi varlığını kabul ettiriyordu. Dede ve 3. Kız’ın bu baskın neşeli diyaloğu, bahçenin odak noktasıydı.
4. Kız ise ailenin "uyumsuz", "kenara itilmiş" ve varlığı yokluğu bir sayılan çocuğu olarak en uçtaki ağaçta tek başınaydı. Dede, en ufak bir olayda bile 4. Kız’ı 5. Erkek’in yanından uzaklaştırır, "Sen dur, kenara git, çocuğun düzenini bozma" diyerek onu yaklaştırmazdı bile. Bu yüzden 4. Kız, kardeşine olan o derin zaafını ve koruma içgüdüsünü hep gizlice yaşamak zorundaydı. Kendi göremediği şefkati kardeşine büründürmüştü; ancak bunu göze batmadan, sessizce yapmak zorundaydı.
Günün en sıcak anında, 5. Erkek sıcağın ve tozun altında bıkkınlıkla çabalamaya başladı. Ağacın yüksek ve dikensiz dallarına uzanmakta zorlanıyor, dedesinin gözünden düşme korkusuyla ne yapacağını bilemiyordu. Dede ve 3. Kız, bahçenin diğer tarafında türküler eşliğinde fıstık sepetlerini doldururken, 5. Erkek’in sepeti yarıda kalmıştı.
4. Kız, ailenin o gürültülü odağından uzakta, kardeşinin bu çaresizliğini ve üzerindeki o görünmez baskıyı ilk fark eden oldu. Dede veya 3. Kız görse 4. Kız’ı azarlayıp oradan uzaklaştıracağı için, hiç sesini çıkarmadı. Göze batmadan, bir gölge gibi 5. Erkek’in durduğu ağacın arka tarafına geçti.
Hiçbir şey söylemeden, 5. Erkek’in yetişemediği yüksek dallardaki fıstıkları hızlıca toplayıp kardeşinin sepetine bırakmaya başladı. Kendi testisindeki soğuk sudan birkaç yudum alması için kardeşine uzattı, terini silmesi için yazmasını uzattı. Bütün bunları yaparken gözü hep Dede’deydi; çünkü yakalandığı an o şefkat anı elinden alınacak, yine "Sen kenarda dur" denecekti.
5. Erkek, ablasının bu sessiz desteği karşısında ona minnetle baktı. Adler’in belirttiği aşağılık duygusunu telafi etme arzusu, 4. Kız’da bir gösterişe ya da alkış arayışına dönüşmüyordu. Onun için varlığını kanıtlamanın yolu; ailenin en çok kayırdığı, kendisinin ise en çok korumak istediği kardeşinin yükünü gizlice hafifletmekti.
Dede gelip 5. Erkek’in dolu sepetini gördüğünde "Aferin benim oğluma!" diye 5. Erkek’in sırtını sıvazlarken, 4. Kız çoktan kendi ağacının gölgesine, o tanıdık yalnızlığına çekilmişti. Kimse onun ne yaptığını fark etmemişti ama 4. Kız, kardeşinin gözlerindeki o anlık rahatlamayla kendi içindeki derin sevilme arzusu ve zaafını sessizce doyurmuştu.

NESO...

30 Ağustos 2026 Pazar

BİR AİLE MESELESİ

Yazın en sıcak akşamlarından biriydi. Yılda sadece birkaç haftalığına tam kadro bir araya gelebilen bu kalabalık masanın etrafında, söylenmemiş sözlerin ağırlığı çökmüştü. Babanın gurbetten döndüğü o nadir günlerden biriydi ama masanın gerçek hakimi, başköşede yorgun gözlerle çocuklarını süzen Anneydi.
Masada 1. Kız ve 2. Kız, adeta birer saygın misafir gibi yan yana oturuyorlardı. Yatılı okulun disipliniyle şekillenmiş duruşları, kolalanmış gömlekleri kadar pürüzsüzdü. Tabaklarına nazikçe yemek alıyor, babalarıyla mesafeli ve saygılı bir dille konuşuyorlardı. Dışarıdan bakıldığında ailenin gurur tabloları gibi dursalar da ruh halleri derin bir yabancılaşma ile kaplıydı. Kendilerini bu evin ne tam içinde ne de tam dışında hissedebiliyorlardı. Asıl istekleri ise başarılarıyla övülen birer vitrin süsü olmak değil, sadece çocukken kaçırdıkları o sıcak anne sarılmasını koşulsuz bir kabulle yeniden yaşayabilmekti.
Masanın ortasında, çorba kaselerini sessizce dolduran 3. Kız vardı. Resmi olarak evin büyüklük tahtında 1. ve 2. ablası oturuyor gibi görünse de, mutfaktan sofraya taşınan her tabakta onun gizli ter damlaları vardı. Ruh hali kronik bir yorgunluk ve görünmeyen bir gurur arasında gidip geliyordu. Evin gerçek ablası gibi davranmak zorundaydı ama hakkı olan birincilik unvanını hiçbir zaman tam olarak alamıyordu. Asıl isteği, bir gün olsun masadaki tabağın kendi önüne konulması, tüm bu evi ve kardeşleri çekip çevirme zorunluluğunu bir kenara bırakıp sadece "küçük bir çocuk" gibi arkasına yaslanabilmekti.
Masada 4. Kız’ın duruşunda bir hırçınlık ya da öfke değil, incinmiş bir mahcubiyet ve derin bir yorgunluk vardı. Onu ailenin gözünde "uyumsuz" kılan şey asla kendi tercihi değildi. Sadece ne söylese batıyordu bu evde. Masadakilerin yüzünü güldürmek için samimiyetle yaptığı bir espri bile buz gibi bir sessizlikle karşılanıyor, ne zaman ağzını açsa "yine yanlış bir şey söyledi" muamelesi görüyordu.
Ailenin bakışları, o "zeytin gözlü" dedikleri 5. Erkek’in üzerinde sevgiyle titrerken, 4. Kız’a düşen his hep bir "Sen dur, sen kenara git" itilmişliğiydi. Dışlanmışlık, onun seçtiği bir zırh değil, üzerine zorla giydirilen buz gibi bir elbiseydi. Herkesin bir şekilde sisteme uyum sağladığı bu masada, o ne yaparsa yapsın göze batan tek kişiydi. Ruh hali, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmanın getirdiği o sessiz kırgınlıkla kaplıydı. Asıl isteği, hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda kalmadan, "zeytin gözlü" kardeşine gösterilen o kendiliğinden sevginin bir kırıntısına olsun erişebilmek ve ne söylerse söylesin itilmeden, sadece "bizden biri" olarak kabul görmekti.
 5. Erkek ise, kendisine yönelen bu koşulsuz sevginin ve ilginin merkezinde olmanın getirdiği bir rahatlıkla oturuyordu masada. Ailenin ona yüklediği bu aşırı anlamın, yanı başındaki 4. Kız’ı nasıl görünmez kıldığını ve gölgede bıraktığını fark edemeyecek kadar bu sevgi çemberinin içindeydi.
Günün sonunda masada bolca yemek ve ses vardı; ama en çok canı yanan, masadaki herkes uyumlu bir tablo çizerken, sırf var oluşu bile "fazlalık" hissettirildiği için kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalan 4. Kız’dı.
Masanın en sonunda ise, diğer kardeşlerinden tam 10 yıl sonra dünyaya gelen 6. Erkek duruyordu. Abisi ve ablaları onun için adeta birer yetişkin gibiydi; bir anne ve babadan ziyade evde tam beş ayrı otorite figürüyle büyüyordu. Ruh hali aşırı korunmuşluğun getirdiği bir tatlı şımarıklık ama aynı zamanda garip bir soyutlanmışlıktı. Kalabalık bir evde ama kendi yaşdaşı olmadığı için yapayalnız bir dünyadaydı. Asıl isteği, masadakilerin onu bir oyuncak ya da ailenin "küçük sevimli maskotu" olarak görmeyi bırakıp, söylediklerini ciddiye alan yetişkin bir birey muamelesi yapmalarıydı.
Baba gurbetten getirdiği hediyeleri anlatırken, Anne yemeğin tuzunu kontrol ediyor, masadaki altı kardeş ise aynı çatı altında ama tamamen farklı dünyalarda kendi içsel savaşlarını veriyordu. Masada bolca yemek, kahkaha ve ses vardı; ama en çok duyulan şey, her birinin kendi içine attığı o sessiz çığlıklardı.

NESO...

RİSK

"Risk almayı sever misin?" sorusuna verilecek en popüler cevap, 4000 metreden paraşütle atladığını ya da tüm birikimini tek bir gece kripto borsasında batırdığını söylemektir. Çünkü modern dünya cesareti, 10 saniyelik bir Instagram hikayesi uğruna adrenalin salgılatmak; riski ise gözü karartıp şuursuzca batağa saplanmak olarak pazarlıyor.
​Oysa biraz durup bakalım: Uçaktan atlamak mı gerçekten risk, yoksa her gece saatte 1600 kilometre hızla boşlukta dönen bu devasa taş küreye —yani dünyaya— sonsuz bir güvenle gözlerini kapatıp uykuya dalmak mı?
​Biz cesareti, güvenlik halatı bağlanmış ekstrem sporlarda ya da hırsa yenik düşüp para saçmakta arıyoruz. Oysa her sabah yataktan kalkıp iki ayağımızın üzerinde durmak, yerçekimi dediğimiz o devasa fiziksel güçle her saniye sessiz bir anlaşma imzalamaktır. Ayaklarımızın yere basması, evrenin temel kanunlarına karşı kazanılmış en zarif zaferken; sırf "yaşıyorum" hissedebilmek için kendini boşluğa bırakmak cesaret midir, yoksa zihnin o bitmek bilmeyen gürültüsünden kaçış mı?
​Para batırmak ya da uçurumdan atlamak risk değildir; çoğu zaman sadece derin bir içsel boşluğun ve şov arayışının sonucudur. Gerçek risk, Lao Tzu’nun işaret ettiği o "doğru yolda", herkes aksine koşarken kendi içsel ritminle adımlayabilmektir. Zihnindeki karmaşaya rağmen doğru olanı seçmek, sürünün gittiği yöne değil, kendi hakikatine doğru yürüyebilmektir.
​Asıl cesaret, yüksek binalardan atlamak ya da sorumluluklardan kaçmak değil; her gece bu belirsiz evrene kendini gözü kapalı emanet edebilecek kadar güven duymak ve her sabah o yola yeniden çıkacak bilinci gösterebilmektir. Adrenalin ucuz bir yanılsamadır; yaşamın kendisine, biyolojine ve evrenin akışına teslim olarak yürümek ise yapılabilecek en radikal eylemdir.

27 Ağustos 2026 Perşembe

Freud ve Adler'den Esinlenilerek Yazıldı

Akşam yemeği masası, altı çocuklu bu büyük evin tüm iç dinamiğini tek bir sahnede özetleyen sessiz bir tiyatro sahnesi gibiydi. Masanın en başında, annesinin yokluğunu aratmayacak bir edayla 1. Kız oturuyordu. Tabakların diziliminden kardeşlerin oturma düzenine kadar her ayrıntıyı kontrol eden, kuralcı ve sarsılmaz otoriteydi. Onun hemen karşısında, tabağına konan her yemeğe ve ortaya atılan her fikre kendi varlığını kanıtlarcasına muhalefet eden 2. Kız duruyordu. Ablasının çizdiği sınırların dışında kendine özgün bir hırs ve başarı alanı yaratmak onun yaşam enerjisiydi.
​Masada aniden tırmanan bir gerilimi hissedip araya tatlı bir nükte katarak havayı yumuşatan kişi ise 3. Kız oldu. Ailenin görünmeyen diplomatı olarak, büyük ablalarının güç savaşları arasında dengeyi sağlamakta üstüne yoktu. Tüm bu gürültülü akışın tam ortasında, kendi kabuğunda sakil durmayan ama herkesten biraz farklı bir dünyada yaşayan 4. Kız vardı.
​4. Kız, hayatının ilk yıllarında evin en küçüğü olmanın tadını çıkarmıştı. Ancak 5. Erkek dünyaya geldiğinde, evin tüm duygusal ekseni aniden değişmişti. Dört kızdan sonra gelen bu ilk erkek çocuk, ailenin odak noktası haline gelmişti. 4. Kız, tahttan indirildiği o ilk günleri ve ilginin üzerinden bir anda nasıl çekildiğini dün gibi hatırlıyordu; fakat bu durum onu küstürmek yerine, kendi yönünü tayin eden bağımsız bir ruha dönüştürmüştü. Ablalarının benimsediği belirgin rollere girmek yerine, kimsenin adım atmadığı sanatsal ve özgün alanlara çekilmişti.
​Hemen yanında oturan 5. Erkek, ailenin yüklediği o ayrıcalıklı "prens" rolünün getirdiği özgüvenle konuşurken, 4. Kız ona karşı hem geçmişten kalan gizli bir rekabetin izini hem de yakın bir bağ taşıyordu. Fakat evin en küçüğü olan 6. Erkek masaya koşup yanına sokulduğunda 4. Kız’ın yüzü tamamen yumuşadı. Zamanında beşinci kardeşe karşı hissettiği o tahttan indirilme duygusunu, bu en küçük kardeşe gösterdiği anaç ve şımartıcı şefkatle dönüştürmüştü.
​Sessizce tabağını bitiren 4. Kız, bu devasa hiyerarşinin tam ortasındaki geçiş köprüsüydü. Kalabalık bir evde görünmez olmanın inceliğini anlamış, fakat tam da bu sayede kimseden onay beklemeden kendi ayakları üzerinde durmayı başarmıştı.

20 Ağustos 2026 Perşembe

İtiraf et bu sen değilsin?

Hayatta bazı insan türleri vardır ki, biyolojik olarak kendilerine ait bir fabrika ayarları yoktur. Sizi hayatın her alanında "varsayılan şablon" olarak belleklerine kaydederler. Özgünlükte Nobel'e koştursam yeridir diyemem ama bazen öyle bir zamanlama harikası yaşanır ki, insan kendisini bir trendin yaratıcısı değil de, kopyala-yapıştır atölyesinin başmankenliğinde falan zannediyor.
​Adı ne bilmiyorum bu ruh halinin, hani siz bir adım atarsınız, daha o hamlenin üzerinden on saniye geçmeden bir bakarsınız birileri o işin kitabını çoktan yazmış. Bir yarışma hali var aramızda ama bunu asla itiraf etmezler. Tam tersine, sanki o fikirle doğmuşlar da siz sadece onların planını çalmışsınız gibi bir hava... "Aaa, ben zaten onu yapacaktım ya, sen benden bir saniye önce davrandın" repliği, ruh sağlığım için artık hafiften bir kamu spotu kıvamında. Halüsinasyonik bir sprint bu resmen. Doğrudan kopyalayıp bir de bunu "zaten aklımdaydı" sosuyla sununca, insanda hafif bir göz seğirmesi yaratmıyor değil. Açık söyleyeyim, bu tarzdan pek haz etmiyorum.
Ama madalyonun diğer yüzü de var ve orası oldukça eğlenceli. Bir insan gözünüzün içine bakıp, "Bak arkadaş, senin o yaptığın hamle, o tarz, o fikir beni kalbimden vurdu, ben de oradan yürümek istiyorum" dediğinde, o dürüstlüğe şapka çıkarırım. Hatta bayılırım! Çünkü ilham almak, akıllı insanların birbirine selam çakma biçimidir. "Kopya çektim ama hocaya yakalanmadım" tedirginliğiyle dolaşmaktansa, "Evet, oradan esinlendim" diyen özgüvenli insan başımın tacıdır. Kimin kime ne kattığı ortadayken dürüstçe bunu söyleyen insanı her zaman alkışlarım.
​Neyse, uzatmayalım. Dünyanın en eski mesleğidir öncülük etmek, arkadan gelenlerin tozunu yutmak da bazen işin fıtratında var. Ama en azından orijinal olmak gibi ufak, zahmetli ama çok tatlı bir ayrıcalığımız var. Kopyalar sadece taslakları çoğaltır, asıllar ise hayatta kalır, ne yapalım!

18 Ağustos 2026 Salı

Nesibe'den

Bir gün fark ettim ki hayatım, herkesin benim için hazırladığı plana hiç benzemiyor. Neyse ki.

Çünkü bazı insanların hayatında aile toplantılarında “Ne zaman evleniyorsun?” sorusu vardır. Benimkinde “Yeni bir şey mi okuyorsun yine?” sorusu var. İkisi de geleneksel bir merak biçimi sayılır. Ben ikinciyi tercih ettim.

Ailem benim için her zaman çok kıymetliydi. Hâlâ öyle. Hatta öyle sıkı sıkıya bağlıyım ki, bazen ailemin bütün beklentilerini sevgiyle dinleyip sonra gidip tam tersini yapabiliyorum. Bu da bir çeşit aile geleneği sayılır. Herkesin kendi yöntemleri var.

Bir gün dönüp baktığımda, ailemde üniversite okuyan ilk kişi olmanın aslında sadece bir diploma meselesi olmadığını görüyorum. Bir kapının ilk kez açılması gibi bir şeymiş. Arkadan gelenlerin kapıyı çalmasına gerek kalmamış. Hatta bazıları içeri girip salona yerleşmiş bile.

Muhafazakâr bir ailenin antropoloji okuyan kızı olmak da hayatın bana yaptığı küçük bir şaka olmuş. İnsanları, kültürleri, inançları, alışkanlıkları, ritüelleri incelemek için yıllar harcamışım. Kendi hayatımı da zaman zaman saha araştırması gibi yaşamışım. Katılımcı gözlem yöntemi sağ olsun, bazı insanları biraz fazla yakından gözlemlemişim.

Ama sonunda şunu anlamışım: Herkesin hayatı aynı takvimle ilerlemek zorunda değil.

Çevremde insanlar evlenmiş, çocuk büyütmüş, ev almış, ikinci arabayı düşünmüş. Ben ise bir makalenin giriş cümlesiyle saatlerce kavga etmişim. Kimi zaman toplum benden “hayatını kurmamı” beklerken ben önce kendime bir kaynakça kurmuşum.

Ve tuhaf olan şu: Meğer hayatım da kurulmuş.

Hem de hiç acele etmeden.

Bir gün adımın önünde bir unvan değil, arkasında yılların emeği olan bir saygı varmış. İnsanlar beni sadece “başarılı olmuş” diye değil, “iyi ki yapmış” diye hatırlıyormuş. Bir salonda konuşmak için sahneye çıktığımda, karşımdaki insanların gözlerinde meraktan çok tanıdık bir şey görüyormuşum: Kendilerinin de yapabileceğine dair o küçük ihtimal.

Belki bir gün TEDx sahnesinde konuşuyorumdur.

Ne anlatacağımı bilmiyorum.

Ama muhtemelen konuşmanın ortasında “Bunu anneme anlatınca bana ne diyeceğini biliyorum” diye düşünüp salondakileri güldürüyorumdur.

Sonra devam ediyorum.

Çünkü benim hikâyemde en güzel şey, güçlü olmak zorunda kalmamış olmam.

Hayat bana “Bak ne kadar güçlüsün” dememiş. Ben de hayatın karşısına pelerinle çıkmamışım. Zaten insanın sürekli güçlü olması biraz yorucu. Ben daha çok dayanıklı olmuşum. Arada dağılıp toparlanmışım. Bazen fikrimi değiştirmişim. Bazen insanları hayatımdan çıkarmışım. Bazen de kendimi onların hayatından çıkarmışım.

Bazı yanlış insanları tanımışım elbette.

İnsan sonuçta.

Fakat hayatın güzel tarafı, yanlış insanların insanı doğru insana hazırlaması değil; insanın sonunda yanlışla doğruyu ayırt edebilecek kadar kendini tanımasıymış.

Sonra biri çıkmış karşıma.

Beni kurtarmaya gelmemiş.

Çünkü kurtarılacak biri değilmişim.

Sadece yüklerimi benimle birlikte taşımış.

Ben konuşmadan anlamış, ben anlatmadan dinlemiş. Hayatımı küçültmeden bana yer açmış. Beni değiştirmeye çalışmadan yanımda kalmış. Sevilmenin bir mücadele olmadığını, insanın bazen sadece olduğu haliyle de çok sevilebildiğini öğretmiş.

Ve bu sevgi, büyük cümlelerle başlayıp büyük cümlelerle bitmemiş.

Bitmemiş zaten.

Bazı şeylerin en güzel tarafı budur.

Hayatımın ilerleyen yıllarında hâlâ öğreniyorum. Yeni şeyler okuyorum. Yeni insanlarla tanışıyorum. Yeni fikirler öğreniyorum. Yaşım ilerledikçe “Ben artık buyum” demek yerine “Acaba başka ne var?” diye bakıyorum.

Çünkü insanın kendini geliştirmesi biraz da kendisine duyduğu merak.

Ben kendime meraklı kalmışım.

Bedeni de unutmamışım bu arada.

Gençken yalnızca zihnimin peşinden koşup bedenimi evde bırakmamışım. Sağlığıma, uykuma, hareket etmeye, iyi beslenmeye, nefes almaya önem vermişim. Yaş aldıkça enerjim azalmamış; sadece onu nereye harcayacağımı daha iyi öğrenmişim.

Yetmiş yaşımda hâlâ yeni bir şey öğreniyormuşum.

Seksenimde hâlâ bir konuda fikrimi değiştirebiliyormuşum.

Yaşlanmışım ama hayattan emekli olmamışım.

Ve bir gün, benden yıllar sonra genç bir kadın çıkıp bir yerde şöyle bir şey söylüyormuş:

“Ben onun yaptıklarını görünce kendi hayatımın da başka türlü olabileceğini düşündüm.”

İşte o zaman anlıyorum.

Meğer insanın kendisi için kurduğu hayat, sadece kendisine ait değilmiş.

Birinin cesaretine dönüşüyormuş.

Bir başkasının ihtimaline.

Bir kız çocuğunun “Ben de yapabilirim” demesine.

Belki benim en büyük başarım bir yerlere gelmek değilmiş.

Birilerinin benim geldiğim yeri başlangıç noktası sanmasıymış.

Ben Nesibe’yim.

Bir ailenin ilk üniversitelisi.

Kendi çevresinin biraz aykırısı.

Bilimin peşinden giderken hayatı da ıskalamamış biri.

Ailesini çok sevip kendi yolunu yine de kendi çizen biri.

Otuzuna kadar asi olup otuzundan sonra asilerin neden öyle olduğunu anlamaya başlayan biri.

Yanlışlardan ders çıkarıp doğruların kıymetini bilen biri.

Çok sevilen.

Çok önemsenen.

Saygı duyulan.

Ama en önemlisi, kendisine de iyi davranmayı öğrenmiş biri.

Ve galiba bütün mesele buymuş.

Hayatın sonunda “Herkese kendimi kanıtladım” demek değil.

“İyi ki kendi hayatımı yaşamışım” diyebilmek.

Benim hayatım da tam olarak öyle olmuş.

Biraz bilim.

Biraz aile.

Biraz isyan.

Bolca merak.

İyi insanlar.

Çok sevgi.

Ve hiç bitmeyen bir öğrenme hali.

Fena bir hayat değilmiş.

Hatta gayet iyiymiş.

Nesibe usulü.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

İngilizce Konuşurken Ağzını Yay

Bir kültürü yok etmenin en kestirme yolu, önce onun dilini değersizleştirmektir. Çünkü kültür yalnızca yemek, kıyafet, müzik değildir; hafıza, mizah, atasözü, hikâye, hitap biçimi ve dünyayı tarif etme şeklidir. Bunların hepsi dille taşınır.

O yüzden bizdeki “İngilizceyi iyi konuşmak için ağzını biraz daha yay” meselesi bana sadece komik gelmiyor; biraz da düşündürüyor. Bir Türk İngilizce konuşunca Türk aksanı “kötü İngilizce”, Hintli kendi ağız yapısıyla konuşunca “Indian English” oluyor. Neden?

Üstelik araştırmalar Türkiye’de Amerikan ve İngiliz aksanlarının Türk aksanlı İngilizceden daha prestijli algılandığını, aksanın konuşanın eğitimli, zeki ve özgüvenli olup olmadığına dair yargıları etkileyebildiğini gösteriyor. Yani bazen “İngilizcen anlaşılmıyor” demiyoruz; “İngilizcen benim kafamdaki sosyal sınıfa benzemiyor” diyoruz.

Daha komiği, İngilizce kelimeleri Türkçe jargonuyla söyleyince dalga geçiyoruz. “Miting” komik, “meeting” havalı. “Prezentasyon” köylü, “presentation” profesyonel. Kelime aynı, anlam aynı. Değişen sadece ağzımız. Demek ki mesele telaffuzdan çok statü.

Dil öğrenmek başka, kendi dilinden utanmayı öğrenmek başka.

Elbette İngilizce öğrenelim. Çok iyi öğrenelim. Başka diller de öğrenelim. Ama başka bir dili öğrenirken kendi sesimizi neden terk edelim?

Hintli kendi ağız yapısıyla İngilizce konuşabiliyorsa Türk de konuşabilir. Çünkü İngilizce artık yalnızca İngilizlerin konuştuğu bir dil değil; dünyanın ortak dillerinden biri.

Ve kültür tam burada başlıyor: Kendi dilini küçümsememekte.

Çünkü bir topluma yıllarca “Senin konuşma biçimin yanlış, kaba, komik; doğrusu başkasınınki” derseniz, bir süre sonra insanlar yalnızca kelimelerini değil, kendi seslerini de değiştirmeye başlar.

Sonra bir gün diliniz hâlâ ortadadır ama insanlar onu konuşurken utanıyordur.

Kültürün yok oluşu bazen böyle sessiz başlar.

Önce kelimelerinden utanırsın.

Sonra sesinden.

Sonra kendinden.

7 Ağustos 2026 Cuma

Ruh İkizliği Saptaması


​Dünya üzerinde 8 milyardan fazla insan var ve ben genellikle otobüste yanıma oturan birinin kulaklığından taşan cızırtılı sese bile tahammül edemeyen biriyim. Sonra bir salı günü (ya da belki çarşamba, zaman algım o an sekteye uğradı), tamamen tesadüfen biriyle karşılaştım.
​Bilirsiniz; yeni biriyle tanıştığınızda o ilk 15 dakika süren, "Aaa sen de mi, ne tesadüf!" tiyatrosu vardır. Polite, mesafeli ve tamamen yapmacık. Biz o aşamayı yaklaşık 12 saniyede teğet geçtik. İki dakika içinde, normalde sadece kendime sakladığım tuhaf mizah anlayışımı ve hayatla ilgili absürt teorilerimi tereddütsüz masaya yatırmış durumdaydım. Karşımdaki kişi de bunu garipsemek yerine, kaldığı yerden artırarak devam ettirdi.
​O an anladım: Bazen yıllardır tanıdığınız insanlara anlatamadığınız şeyleri, beş dakika önce varlığından bile haberdar olmadığınız birine anlatırken bulursunuz kendinizi.
​İronik olan şu ki; hayatım boyunca "doğru insanları" bulmak için çabaladım, ortamlara girdim, kendimi açıklamaya çalıştım ve çoğunlukla yanlış anlaşıldım. Meğer tek yapmam gereken, hiç hesapta yokken biriyle çarpışmakmış. Evrenin zamanlaması gerçekten çok tuhaf bir şaka gibi: En çok aradığınızda kimseden ses çıkmaz, tam pes edip kendi kabuğunuza çekildiğinizde ise biri gelir ve sizinle aynı dilde susup aynı absürtlüklere güler.
​Şimdi durup bakıyorum; bu bir mucize mi, yoksa sadece doğru zamandaki doğru bir tesadüf mü? Açıkçası pek bir önemi yok. Çünkü bazen hayat, en plansız anlarda en mantıklı karşılaşmaları sunar insana. Ve evet, bir anda bu kadar iyi anlaşmış olmamız korkutucu derecede güzel.

12 Temmuz 2026 Pazar

KİŞİSEL İLK MAKALEM


​Bilim ve rasyonalite, evrenin işleyişini ampirik veriler, deneyler ve formüllerle açıklama çabasıdır. Bir laboratuvarda mikroskop başında olan, karmaşık veri setlerini analiz eden veya kuantum mekaniği üzerine kafa yoran bir bilim insanının, gökyüzündeki gezegen konumlarının insan karakterini etkilediğine inanması ilk bakışta entelektüel bir paradoks gibi görünebilir. Modern akademi, astrolojiyi uzun süredir bir "sözde bilim" (pseudoscience) olarak rafa kaldırmış durumdadır. Ancak bilim, "nasıl" sorusuna yanıt ararken; insan ruhu her zaman "neden" sorusunun ve anlamın peşindedir. Bir bilim insanı olarak burçlara ve astrolojinin rehberliğine inanmak, rasyonel düşünceyi terk etmek değil; evrenin matematiksel düzeni ile insanın içsel anlam arayışı arasında bütüncül bir köprü kurmaktır.
​Astrolojinin modern bilim dünyasında eleştirilme ve reddedilme nedeni, onun Newton fiziği kurallarıyla ve laboratuvar ortamında somut olarak kanıtlanamamasıdır. Bir bilim insanı olarak ben de astrolojinin deterministik bir fizik kanunu olduğunu veya yıldızların üzerimize doğrudan somut birer ışın göndererek kaderimizi çizdiğini iddia etmiyorum. Ancak astrolojiye bir "fal" veya batıl inanç olarak değil, ünlü psikiyatrist Carl Gustav Jung’un "arketipler" ve "eşzamanlılık" (synchronicity) teorilerinde bahsettiği gibi kadim bir semboller dili olarak yaklaşıyorum. Gezegenler ve burçlar, insanlığın binlerce yıldır kolektif bilinçaltında biriktirdiği karakter modelleridir. Doğum haritasını okumak, aslında insanın kendi içsel potansiyellerini, güçlü yönlerini ve gölgede kalmış kusurlarını analiz etmesi için muazzam bir psikolojik aynadır.
​Öte yandan, modern astrofizik bize her birimizin atomlarının yıldız tozlarından yapıldığını ve evrendeki her şeyin birbiriyle görünmez bağlarla bağlantılı olduğunu söyler. Kütleçekim yasası evrenin her köşesinde işler; Ay’ın çekim gücünün okyanuslardaki gelgitleri ve hatta canlı biyolojisini etkilediği bilimsel bir gerçektir. Bu bağlamda, makrokozmostaki (evrendeki) devasa ritimlerin ve döngülerin, mikrokozmosta (insanda) enerjisel veya psikolojik yansımaları olabileceği fikri, bütünüyle bilime aykırı bir dogma olarak görülmemelidir. Gerçek bir bilim insanı olmanın temel şartı dogmatik olmamak, her türlü olasılığa, örüntüye ve anlam bağına açık fikirli bir merakla yaklaşmaktır.
​Sonuç olarak, bilim ve astroloji birbirinin düşmanı değil, madalyonun iki farklı yüzüdür. Bilim bana dış dünyayı rasyonel, objektif ve şüpheci bir şekilde ölçmeyi öğretirken; astroloji iç dünyamı, sezgilerimi ve insan ilişkilerimi anlamlandırmama yardımcı oluyor. Biri bana evrenin nasıl çalıştığını gösterirken, diğeri bu büyük mekanizmanın içinde bir insan olarak benim nerede durduğumu fısıldıyor. Laboratuvardan çıktığımda gökyüzüne bakıp yıldızların rehberliğini hissetmek, bilimsel kimliğimi zayıflatmaz; aksine beni evrenle daha derin bir bağ kuran, daha katmanlı ve bütüncül bir düşünür haline getirir.

3 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Teşhisi

Yeni çağın en popüler hobisi: İnsan teşhisi.

İki cümle kuruyorsun.
"Manipülatör."

Sınır koyuyorsun.
"Narsist."

Canın sıkkın.
"Toksik."

Kimsenin aklına şu gelmiyor:
Belki de iletişim kurmayı henüz öğreniyordur.
Belki çocukluğundan getirdiği bir dili değiştirmeye çalışıyordur.
Belki ilk kez kendini doğru ifade etmeye uğraşıyordur.

İnsan, sabit bir karakter raporu değildir.

Hata yapar.
Fark eder.
Öğrenir.
Değişir.

Antropoloji bana en çok bunu öğretti:
İnsan davranışı tek cümleyle açıklanacak kadar basit değildir. Her davranışın bir geçmişi, her değişimin de bir ihtimali vardır.

Kısacası, herkes birbirine tanı koymaya bu kadar hevesliyken ben hâlâ merak etmeyi daha değerli buluyorum.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Gölgeden Kendi Işığına: Ruhumun Sessiz Devrimi


​Bazen hayat sizi en büyük hak edişlerin ortasında, en derin yalnızlıklarla sınar. Kendimi bildim bileli, hayatımdaki insanların dünyasında kocaman, vefalı köprüler kurarken, kendi kurduğum o yuvada bile bazen bir gölge gibi kalmanın, görünmez kılınmanın sessiz yorgunluğunu taşıdım. En sevdiklerimin hayatında bile bir kenarda sessizce, sabırla beklemekle sınandım. Başkasının hayatında hak ettiğim o "tek ve vazgeçilmez olma" duygusunu, o aidiyeti hep somut bir adımda, bir sözde, bir teklifte arayıp durdum.
​Ama bugün, o görünmezlik hissini yırtıp atmak için bu dünyanın gürültülü eylemlerine ihtiyacım olmadığını fark ediyorum. Popüler kültürün bize "kendine değer vermek" adı altında sunduğu o yapay paketlere, süslenip püslenerek sahte aynalarda değer aramaya hiç ihtiyacım yok. Ben o "normal" denilen kalıplara sığmak zorunda olan o kızlardan değilim, hiçbir zaman da olamadım.
​Benim şifam; o dikkate alınmama, bir köşede unutulma sızısını yine kendi içimde, seccademin başında, odamın o dingin sessizliğinde verdiğim o saf ve temiz "kendime onay" ile aşmakta saklı. Bir başkasının beni tam olarak görmesini, beni seçmesini beklemeyi gerçekten bıraktığım an, içimdeki o eski sızı hafifliyor. Bir başkasının bana bir taht sunmasını beklemeyi bırakıp, kendi içimdeki o sade krallığı ilan ediyorum.
​Çünkü biliyorum ve artık derinden hissediyorum: Ben bir kraliyet yıldızının altındayım; benim enerjim, gün geçtikçe pozitife evriliyor. Ben kendi huzurumu seçiyorum. Belki birden olmayacak ama ışıltım yayıldıkça yayılacak, evreni saracak.
​Bu yazı, birileri okusun ya da beni alkışlasın diye yazılmadı. Bu, dinlediğim o neşeli şarkıların şükür frekansında, sabahın o en saf saatinde kendi ruhuma fısıldadığım bir hakikat. Her şeyden az, hiçbir şeyden tam olmayan bu hayatın içinde; ben kendi doğallığımla, kimsenin bilmediği bu blogumla ve kalbimin o bozulmamış temizliğiyle en tam olanıyım. Işıltım dışarıdan bir onay veya bir bağlılık sözü beklemeyi tamamen bıraktığında, zaten kendi gökyüzünde parlamaya başlamış olacak.

B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...