24 Haziran 2026 Çarşamba

Gölgeden Kendi Işığına: Ruhumun Sessiz Devrimi


​Bazen hayat sizi en büyük hak edişlerin ortasında, en derin yalnızlıklarla sınar. Kendimi bildim bileli, hayatımdaki insanların dünyasında kocaman, vefalı köprüler kurarken, kendi kurduğum o yuvada bile bazen bir gölge gibi kalmanın, görünmez kılınmanın sessiz yorgunluğunu taşıdım. En sevdiklerimin hayatında bile bir kenarda sessizce, sabırla beklemekle sınandım. Başkasının hayatında hak ettiğim o "tek ve vazgeçilmez olma" duygusunu, o aidiyeti hep somut bir adımda, bir sözde, bir teklifte arayıp durdum.
​Ama bugün, o görünmezlik hissini yırtıp atmak için bu dünyanın gürültülü eylemlerine ihtiyacım olmadığını fark ediyorum. Popüler kültürün bize "kendine değer vermek" adı altında sunduğu o yapay paketlere, süslenip püslenerek sahte aynalarda değer aramaya hiç ihtiyacım yok. Ben o "normal" denilen kalıplara sığmak zorunda olan o kızlardan değilim, hiçbir zaman da olamadım.
​Benim şifam; o dikkate alınmama, bir köşede unutulma sızısını yine kendi içimde, seccademin başında, odamın o dingin sessizliğinde verdiğim o saf ve temiz "kendime onay" ile aşmakta saklı. Bir başkasının beni tam olarak görmesini, beni seçmesini beklemeyi gerçekten bıraktığım an, içimdeki o eski sızı hafifliyor. Bir başkasının bana bir taht sunmasını beklemeyi bırakıp, kendi içimdeki o sade krallığı ilan ediyorum.
​Çünkü biliyorum ve artık derinden hissediyorum: Ben bir kraliyet yıldızının altındayım; benim enerjim, gün geçtikçe pozitife evriliyor. Ben kendi huzurumu seçiyorum. Belki birden olmayacak ama ışıltım yayıldıkça yayılacak, evreni saracak.
​Bu yazı, birileri okusun ya da beni alkışlasın diye yazılmadı. Bu, dinlediğim o neşeli şarkıların şükür frekansında, sabahın o en saf saatinde kendi ruhuma fısıldadığım bir hakikat. Her şeyden az, hiçbir şeyden tam olmayan bu hayatın içinde; ben kendi doğallığımla, kimsenin bilmediği bu blogumla ve kalbimin o bozulmamış temizliğiyle en tam olanıyım. Işıltım dışarıdan bir onay veya bir bağlılık sözü beklemeyi tamamen bıraktığında, zaten kendi gökyüzünde parlamaya başlamış olacak.

11 Haziran 2026 Perşembe

MASKELERİNİZİ ÇIKARIN


Bazı insanlar kötülüklerini açık açık yapmaz. Hatta uzaktan bakınca oldukça iyi insanlar gibi görünürler. Arabulucudurlar, büyüklük taslarlar, herkesi bir arada tutmaya çalışırlar. Çay koyarlar, hal hatır sorarlar, gerektiğinde en doğru cümleyi de kurarlar. Dışarıdan bakınca insanın içinden, "Ne kadar düşünceli biri" demek gelir.
Sonra zaman geçer.

Ve insan bazı şeyleri olaylarla değil, tekrar eden davranışlarla anlamaya başlar.
Bir bakarsınız sizinle sorunu olan herkesle yakınlaşmışlar. Siz dışarıda kaldığınızda içeride olmuşlar. Siz yok sayıldığınızda görünür hâle gelmişler. Üstelik bunu yaparken elleri de tertemizdir. Çünkü ortada açık bir kötülük yoktur. Her şey mantıklı açıklamalarla süslenmiştir.
İnsan bazen bir davranışın nedenini yıllarca anlayamaz. Kötü niyet aramak istemez. Tesadüftür der. Yanlış anlamışımdır der. Kendini fazla önemsediğini düşünüp susar.

Sonra bir gün küçücük bir an gelir.
Belki bir fotoğraf, belki bir cümle, belki birkaç saniyelik bir görüntü...
Ve yıllardır çözemediğiniz denklem bir anda çözülür.

Bazı insanların derdi gerçekten barış sağlamak değildir. Merkezde kalmaktır. Her masada bulunmak, her hikâyede yer almak, herkes üzerinde söz sahibi olmaktır. Çünkü bazı insanlar için görünür olmak bir ihtiyaç değil, bir alışkanlıktır.

Bir de şu maskeleri çıkarın artık!

Herkes sizin ne kadar iyi, ne kadar fedakâr, ne kadar birleştirici olduğunuzu konuşurken, bir gün aynaya bakıp gerçekten ne yaptığınızı da düşünün.
Çünkü insan bazen dışarıda bırakıldığı için değil, bunun hiç olmamış gibi davranılması yüzünden kırılır. 
Bazı kalabalıklar vardır; içinde olduğunuz hâlde yalnız hissedersiniz. Kimse size açıkça kötü davranmaz belki ama yokluğunuzun fark edilmemesi bile başlı başına bir cevaptır.
En yorucu olan da budur zaten.
Çünkü insan açık bir düşmanla mücadele etmeyi bilir. Ama iyi niyet cümlelerinin arasına saklanmış rekabetle, gülümsemenin içine yerleştirilmiş üstünlük hissiyle ve sürekli erdem anlatırken başkalarının eksilmesinden mutlu olanlarla baş etmek kolay değildir.

Bazen insanı yaralayan şey düşmanlık değil, yakınlarının adaletli davranmamasıdır.

Maskeler düşünce geriye kim olduğumuz kalır.

1 Mayıs 2026 Cuma

1 Mayıs

Bugün 1 Mayıs.
Bazı işyerlerinde bayram,
bazılarında kelimesi bile yasak.

“Sendika” demek,
fazla yüksek sesle konuşmak gibi.

Kimse açıkça karşı çıkmaz,
ama herkes bilir sınırını.

Aynı masada yemek yiyenler,
aynı cümleyi kuramaz.

Çünkü bazı yerlerde emek,
ancak sessiz kaldığı sürece kabul edilir.

Ve en büyük yasak şudur:
Birlikte konuşmak.

16 Nisan 2026 Perşembe

Reels At Tavsiye Ver

Artık kimse doğrudan tavsiye vermiyor. Onun yerine bir video atıyor.
Bir “uzman” konuşuyor, altına da klasik cümle: “Bunu izle.”

İzliyoruz. Çok mantıklı. Çok doğru. Hayat değiştirir gibi!
Sonra videoyu atan kişiye bakıyorsun… Aynı hayat, aynı alışkanlıklar, aynı hikâye.

Bir de şu var; kimsenin ne yaşadığını tam olarak bilmiyorsun.
Belki o insanın zamanı henüz gelmedi, belki içinden geçiyor ama dışarıdan görünmüyor.
O yüzden bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl değil, sadece anlaşılmak.
Ama nedense dertleşmek yerine hemen çözüm sunmaya, akıl vermeye geçiyoruz.
Bunuda çağa uyarak reels atarak yapıyoruz.

Galiba yeni çağın tavsiye şekli bu:
Kendin yapmadan, yapan birinin videosunu göndermek.

Ama şöyle bir şey var, izlemekle yaşamak arasında küçük bir fark var.
Biri “bilmek”, diğeri gerçekten “anlamak”.

O yüzden bana video değil, hikâye lazım.
Kendi cümlen, kendi hatan, kendi deneyimin.

Çünkü en iyi tavsiye hâlâ aynı yerden çıkıyor:
Gerçekten yaşamış, dertleşmeyi anlamayı bilen birinin ağzından. Çözümü reelslerde değil durumun içinde çözen...

9 Nisan 2026 Perşembe

Dünün Yükü Değil

Geçmiş dediğin şey, kapıyı çalıp “Ben geldim” demiyor aslında. O zaten içeride oturuyor; bazen mutfakta çay koyuyor, bazen salonda eski albümleri karıştırıyor. Sen görmezden gelmeye çalıştıkça da öyle hafif bir öksürüyor: “Ben buradayım.”

Ama şöyle bir gerçek var: Geçmiş, dersini verip kenara çekilen bir öğretmen değil. Sınavı hâlâ hayat yapıyor. Üstelik kopya da yok, telafi de biraz zor. O yüzden insanın aklına şu geliyor: “Madem sınav devam ediyor, bari geçmişle kavga etmeyelim.” Çünkü küs olduğun bir şey, seni bırakmıyor.

Bir de şu var; geçmiş dediğin şey sadece hatalar değil. Sanki hep yanlış kararlar, saçma anılar, “ya ben bunu niye yaptım”lar… Hayır. Geçmiş aynı zamanda seni sen yapan bütün o küçük detaylar. Mesela aileden gelen alışkanlıklar, eski fotoğraflardaki garip kıyafetler, tuhaf ama samimi hikâyeler.

Bazen yokluk öyle büyük bir anla gelmiyor insana. Gürültülü değil, sessiz oluyor. Mesela birinin artık olmadığını ilk başta tam anlayamazsın. Ama bir gün gözün bir yere takılır; gelişigüzel bırakılmış bir hırka, sanki birazdan gelip alacakmış gibi duran bir eşya… İşte o an bir şey içine çöker. Yokluğun kendisi değil de, geride kalan o küçük detay, daha ağır gelir. Geçmiş de biraz böyle; büyük olaylardan çok, içimize oturan o küçük izlerle bizimle kalır.

İnsan bazen utanıyor. “Ya biz böyle miydik?” diye. Halbuki o “böyleydik” dediğin şey, aslında bugünkü halinin temel taşı. Onu inkâr etmek, kendi hikâyenin bir sayfasını yırtmak gibi. Kitap incelmiyor, sadece anlam kaybediyor.

Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Geçmişle gurur duymak zorunda değilsin ama ondan utanmak da gereksiz. Çünkü o senin başlangıç noktan. Herkesin başlangıcı biraz dağınık, biraz eski moda, biraz da komik zaten.

En güzeli şu galiba: Geçmişi sırtında taşımak yerine, yanına almak. Arada dönüp bakmak, “iyi ki buradan gelmişim” diyebilmek. Çünkü insan geldiği yeri kabullendiğinde, gideceği yer biraz daha netleşiyor.

Geçmiş Geçmemiş


Geçmiş, çoğu zaman kapandığını sandığımız bir defter gibidir. Sayfalarını çevirdiğimizi, dersini aldığımızı düşünürüz. Oysa hayat, o defteri tamamen rafa kaldırmamıza izin vermez. Çünkü geçmiş sadece yaşanıp biten bir zaman dilimi değil; bugünü şekillendiren, yarına yön veren bir öğretmendir.

İnsan, yaptığı hatalardan ders çıkardığını sandığı anlarda bile benzer sınavlarla karşılaşır. Farklı kişiler, farklı olaylar ama aynı duygular… İşte o an anlarız ki geçmiş aslında gitmemiştir; sadece biçim değiştirmiştir. Hayatın karşımıza çıkardığı bu tekrarlar, öğrenip öğrenmediğimizi ölçen sessiz sınavlardır.

Kaçtığımız, yüzleşmek istemediğimiz ne varsa bir gün başka bir kılıkla yeniden çıkar karşımıza. Çünkü gerçek öğrenme, sadece fark etmekle değil; davranış değiştirmekle mümkündür. Geçmişin verdiği dersler ancak bugünde uygulandığında anlam kazanır.

Bu yüzden geçmişi unutmaya çalışmak yerine onu anlamak gerekir. Çünkü hayat, aynı soruyu farklı şekillerde sormaya devam eder. Ve biz doğru cevabı verene kadar o sınav bitmez.

3 Nisan 2026 Cuma

Ailurofobi: Ben Kedi Düşmanı Değilim, Sadece Korkuyorum

Bazı insanlar sabah kalkar kalkmaz kahvesini düşünür, bazıları günü planlar… Ben kapıyı açmadan önce "Acaba bugün apartman girişinde kaç kedi var?"diye düşünüyorum. Evet, hayatlar farklı.

Şimdi baştan anlaşalım: Kedilerle derdim yok. Kedilerle ilişkim yok. Çünkü ben korkuyorum. Bildiğin, bayağı, dümdüz korku. Hani siz “Aaa bir şey yapmaz kiiii” diye uzatırken ben içimden küçük çaplı bir hayat muhasebesi yapıyorum.

Ama gel gör ki memlekette şöyle bir hava var: Kediden korkuyorsan ya kalpsizsin ya potansiyel kötü bir insansın. Bir tık daha ileri gidersen, sanki gizli gizli suç işleyecekmişsin gibi bakılıyor. 

Arkadaşlar… Ben sadece korkuyorum. Korku bu. Hobi değil, tercih hiç değil.

Kedi beslemeyi seven komşularım sayesinde kapımın önünde on tane kedi bekliyor. Ben de kapıda bekliyorum. İçeri girmek için. Çünkü o kalabalığı yarıp geçmek benim için “Haydi bakalım Survivor başlasın” gibi bir şey. Siz video çekip “Ay ne tatlılar” diyorsunuz, ben aynı sahnede terliyorum.

Besleyin, tabii ki besleyin ama bunun mesafesini ayarlamanız gerekmez mi? En az kedilerin refahı kadar insanların refahını da düşünerek?

Bir de şu var: Sürekli “Kedilere yardım ediyorum, onları düşünüyorum” diyen bir kesim var. Harika gerçekten. 
Ama aynı hassasiyet, kediden korkan insana gelince bir anda yok oluyor. O zaman ne oluyor? "Abartma ya."
Abartmıyorum. Bu benim gerçekliğim.

"Kedimi istemiyorsan gelme" bakış açısı var mesela. E gelmiyorum zaten. Çünkü korkuyorum. Ama bu, seni sevmiyorum demek değil. Bu, kedinle rekabet ettiğim anlamına da gelmiyor. Bu sadece benim sınırım.

Kedi tüyünden rahatsız olan var, kokudan rahatsız olan var, çocukken kötü bir deneyim yaşamış olan var… Herkesin hikâyesi var. Ama bizde hikâyeler değil, sloganlar konuşuyor: “Kedilerden korkan insan sevmiyordur.” Yok öyle bir şey!

Bir de şu ‘alışırsın’ ısrarı var… Alışamıyorum. Hatta inanır mısınız gizli gizli alışmaya çok çalıştım sırf dışlanmamak ve suçlu gibi görülmemek için ama olmuyor. Korkumu küçümseyip üstüme gelmeniz, beni düzeltmiyor; sadece daha çok geriyor. İyi niyetle yaptığınızı biliyorum ama iyi niyet bazen en yorucu baskı şekli olabiliyor.

Empati tek taraflı çalışınca adı empati olmuyor.

Bir de şu psikolojik analiz meselesi var… ‘Kediden korkuyorsan baskın karakterlisindir’ falan. Yok öyle bir şey. Belki de benim zihnimde o kedi, saldıran bir kurt gibi yer etti. Travma dediğin şey mantıkla çalışmıyor zaten. Beni çözmeye çalışacağınıza, korkuma saygı duyun.

Kolektif yaşam dediğimiz şey, sadece hayvan sevgisiyle olmuyor. İnsanların korkularına da yer açmak gerekiyor. Ben senin kedine saygı duyuyorum. Sen de benim korkuma duy.

Ben kedi düşmanı değilim. Ben korkan bir insanım. Ve korkmak, insan olmanın en eski, en temel özelliklerinden biri. Beni düzeltmeye çalışmayın. Kediye gösterdiğiniz anlayışın birazı bana da yeter!

29 Mart 2026 Pazar

Şekersiz (1)

Şekersiz 1. Gün

Bugün itibariyle hayatımdan şekeri çıkarıyorum. Evet, iddialı bir giriş oldu ama bir yerden başlamak lazım. Zaten bu benim ilk denemem değil. Daha önce de gaza gelip başlamış, bir süre gayet güzel götürmüş, sonra bir bakmışım “bir lokmadan bir şey olmaz” diyerek eski düzenime dönmüşüm. Klasik.

Bu sefer fark şu: 35 yaşındayım ve olaya daha bilinçli yaklaşıyorum. Bir de üstüne Azra Kohen okudum. Aeden’den sonra insan bir “ben ne yapıyorum ya?” diye kendine bakıyor. Ben de baktım ve dedim ki: şekerle olan bu gereksiz ilişkiyi bitiriyoruz.

Sabah gayet güzel başladım. Yumurta, peynir falan… Zaten ekmekle çok aram yoktu, o yüzden o kısım hiç zorlamadı. Hatta “insanlar buna nasıl bağımlı oluyor?” diye hafif bir üstten bakış bile attım, yalan yok.

Gün içinde bir noktada muz yedim. Masum sandım. Meğer onu da öyle “canım istedi yiyeyim” diye değil, daha dikkatli tüketmek gerekiyormuş. Öğreniyorum, gelişiyorum.

Makarnaya gelince… Ben “makarnadan asla vazgeçemem” diyen bir insandım. Daha ilk günden bırakmadım tabii ama artık onun da öyle her canım istediğinde hayatıma giremeyeceğini kabulleniyorum. Aramızda mesafe koyuyoruz.

Bir de şu var: Laktoz intoleransım olduğu için paketli gıdalarla zaten çok içli dışlı değildim. O yüzden “şekerli abur cuburu bırakma” kısmı beklediğimden kolay oldu. Yani hayat bazen bazı zorlukları önceden çözüp önüne koyabiliyormuş, teşekkürler sindirim sistemi.

Günün özeti: Zor muydu? Çok değil. Alışkanlıklar kafamı kurcaladı mı? Evet. Ama bu sefer daha farkındayım.

Ve şunu da hissediyorum: Bu süreçte küçük küçük “uyumsuz” göründüğüm anlar olacak. “Hadi bir şey olmaz ye” diyenler, “abartıyorsun” bakışları… Ama galiba mesele sadece şekeri bırakmak değil. Kendi kararlarıma sahip çıkmayı, gerektiğinde “hayır” diyebilmeyi de öğreniyorum.

Kendime not: Bu bir “yasaklar listesi” değil, bir denge kurma süreci. Panik yok. Devam.

Neso...

26 Mart 2026 Perşembe

Algoritmik Hayatlar

Artık herkesin cebinde bir “yarım psikologluk” var. Reels açıyorsun, 30 saniyede insan çözülüyor: “Bu kesin narsist”, "ben var ya DEHB’ymişim.”, “bu da net depresif.” Tanılar hızlı, özgüven yüksek, bilgi… eh, o biraz kırpılmış.

Antropoloji okuyan biri olarak şunu söyleyeyim: İnsan dediğin şey 15 saniyelik video ile anlaşılmaz. Kültür, bağlam, geçmiş, ilişki… Bunlar olmadan yaptığın şey analiz değil, tahmin bile değil, düpedüz etiket yapıştırmak. Ama yeni alışkanlık şu: Anlamaya çalışmak yok, sınıflandırıp geçmek var.

Sosyoloji tarafı da daha komik. Eskiden insanlar mahallede birbirini gözlemlerdi, şimdi algoritmanın gösterdiği üç videoyla insan sarrafı kesiliyor. Üstelik bir derdini anlatıyorsun, karşındaki kendi fikrini söylemiyor; “bir psikolog demişti” diye başlıyor. Hangi psikolog? Nerede demiş? Belli değil. Ama ton net: Kendinden emin.

Burada küçük bir hatırlatma yapmak lazım: Bilmek başka, biliyormuş gibi yapmak başka. Yarı bilgi, tam cehaletten daha risklidir. Çünkü cahil susar, yarı bilen konuşur. Hem de uzun uzun.

(İlber Baba'ya selam olsun!)

Bir de üretim meselesi var. Sürekli izleyen ama neredeyse hiç üretmeyen bir kitle. Düşünce üretmiyor, sadece gördüğünü tekrar ediyor. Kendi fikri yok ama her konuda yorumu var. Bu da yeni bir insan tipi: Tüketerek bilen, ama aslında bilmeyen.

Kısacası mesele reels değil. Mesele, o reels’i gerçek sanmak. İnsan karmaşık bir şeydir, algoritma kadar basit değil. Bunu unutunca da herkes birbirine teşhis koyan ama kimseyi gerçekten anlamayan bir topluma dönüyoruz.

Çünkü artık kimse anlamıyor, herkes teşhis koyuyor.

Neso...

7 Mart 2026 Cumartesi

Elektrik Kesilse

Bir sabah uyandık ve elektrik yoktu. Ama öyle iki saatlik kesinti falan değil. Bildiğin tamamen yok. Dünya fişten çekilmiş gibi.

İlk panik tabii ki telefona sarılmak oldu. Ama telefon dediğin şey aslında küçük bir siyah taşmış meğer. Ne ışığı var ne sesi. Parmaklarımız yıllardır kaydırmaya alışmış, ama ortada kaydırılacak hiçbir şey yok. İnsan ilk kez baş parmağının hayatındaki gerçek rolünü sorguluyor. Meğer bütün medeniyetimizi baş parmakla yönetiyormuşuz.

Kahve makinesi çalışmadı. Su ısıtıcısı çalışmadı. Kahve içemeyen insanlar birbirine boş boş bakıyor. Birisi “Su kaynatmak için ateş yakılırdı galiba” dedi. Ama kimse ateşi nasıl yakacağını bilmiyor. Çakmak var ama o da bitmiş. Kibrit bulan biri kahraman gibi karşılandı. Adamın etrafında küçük bir kalabalık oluştu, sanki ateşi yeni icat etmiş gibi.

Evlerde robot süpürgeler köşede utangaç bir kaplumbağa gibi duruyor. Sahipleri ilk kez gerçek süpürgeyi eline aldı. Beş dakika sonra herkes belini tutuyor. Çünkü meğer yıllardır yere eğilme kasımız da unutulmuş.

En büyük sessizlik ise iş dünyasında oldu.

Yazılımcılar sabah işe gitmek için hazırlanıyor ama ortada bilgisayar yok. Kod yazacak ekran yok. Bir yazılımcı eline kalem aldı ve bir süre boş kağıda baktı. Sonra “Ben bunu GitHub’a nasıl yükleyeceğim?” diye sordu.

Call center çalışanları ise daha da garip durumda. Çünkü telefon diye bir şey kalmamış. Adam refleksle “İyi günler ben size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sesleniyor ama karşısında sadece komşusu var. Komşu da odun kırmaya çalışıyor.

Influencer’lar ayrı bir trajedi. Birisi kahvaltısını fotoğraflamaya çalıştı ama kimseye gösteremiyor. İlk kez kahvaltıyı gerçekten yemek zorunda kaldı.

Şehirde bir anda yeni meslekler doğdu.

Ateş yakabilen adam zengin oldu.
Odun kesebilen adam CEO gibi saygı görüyor.
Tencere tamir eden biri mahallede danışmanlık veriyor.

Bir tane yaşlı amca vardı. Sessiz sakin bahçede çalışıyordu. İnsanlar ona gidip “Domates nasıl yetişiyor?” diye soruyor. Amca hayatında ilk kez TED konuşması yapar gibi anlatıyor.

En tuhaf olanı ise şu:
Yıllarca teknolojiyi ilerleme sandık ama meğer bazı kaslarımızı, bazı becerilerimizi ve biraz da aklımızı emanet bırakmışız.

Elektrik gidince karanlık sadece evlere değil, biraz da becerilerimize çöktü.

Ama iyi tarafı da var.

İnsanlar ilk kez birbirine bakarak konuşmaya başladı.
Şarj kablosu aramak yerine odun arıyorlar.
Ve garip bir şekilde…

Dünya biraz daha yavaş ama biraz daha gerçek dönüyor.

6 Mart 2026 Cuma

Psikolog musun?

Bir insan bazen bulunduğu yerde görünmez hâle gelebilir. Söyledikleri duyulmaz, yaptıkları fark edilmez, emeği sessizce arka plana itilir. Günler ilerledikçe omuzlarına görünmeyen bir ağırlık biner. Sabah işe giderken içinde küçük bir düğüm oluşur; nedeni tam olarak tarif edilemez ama hissi nettir.
Zamanla konuşurken daha az kelime seçer, yanlış anlaşılmamak için daha dikkatli davranır. Yaptığı her işi birkaç kez kontrol eder. Hata yapmamak için değil, varlığını kanıtlamak için. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey suçlanmamak değil, görülmektir.
Böyle durumlarda kişi kimseyi hedef almaz. Sadece içinde taşıdığı yorgunluğu anlamlandırmaya çalışır. “Belki de ben abartıyorum” diye düşünür, sonra yine aynı sessiz ağırlıkla karşılaşır. Günler birbirine benzer; gülümsemeler biraz daha kısa, suskunluklar biraz daha uzun olur.
Yine de insanın içinde küçük bir direnç kalır. Çünkü herkes saygı görmeyi, emeğinin değer bulmasını ve huzurlu bir ortamda var olmayı hak eder. Bir gün bu ağırlığın kalkacağına dair umut da tam orada, sessizce durur.

B.A.M 1.kız ve 2.kızın hikayesi

Yıllar sonra, güneşli bir tatil gününde ailenin büyüdükçe kalabalıklaşan masası yeniden kurulmuştu. Çay kaşıkları bardaklarda ritmik sesler ...